Bilim Adamları

21 07 2007

Bilim Adamları

Aristoteles

  Hayatı
  M.Ö.384 de Stageira da Nikomachos un oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Krallarından Amyntas II nin hekimiydi. M.Ö.367 de 17 yaşında Eflatun un Atina daki akademisine girdi. Burada hocası Eflatun un ölümüne kadar 20 yıl eğitim aldı.

  Bilimsel Eserleri
  •Ruh üzerine (De Anima)
  •Hayvanların tarihi (Historia Animalium)
  •Evrim Skalası,Evrim Basamakları,Doğa Cetveli (Scala Naturae)
  •Hayvanların Kısımları (De Partibus Animalium)
  •Hayvanların Gelişimi (De Incessu Animalium)
  •Küçük Doğal Şeyler (Parva Naturalia)
  •Hayvanların Hareketi (De Motu Animalium)
  •Hayvanların Oluşumu

İbn-i Sina

  Hayatı
  Ailesi Belh’ten gelerek Buhara’ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan’dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim’i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan’da öldüğü zaman 150′den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

  Bilimsel Eserleri
  •el-Kanun fi’t-Tıb, (ö.s), 1593, (“Hekimlik Yasası”)
  •Kitabü’l-Necat, (ö.s), 1593, (“Kurtuluş Kitabı”)
  •İşarat ve’l-Tembihat, (ö.s), 1892, (“Belirtiler ve Uyarılar”)
  •Kitabü’ş-Şifa, (ö.s), 1927, (“Sağlık Kitabı”)

İbn-i Rüşd

  Hayatı
  İbn Rüşt, Maliki mezhebinden fakihler yetiştirmiş bir aileden gelir; dedesi Ebu El-Velid Muhammed (ö. 1126) Murabıtlar hanedanının Kurtuba’daki en yüksek dereceli hakimiydi. Babası Ebu El-Kasım Ahmed, aynı makamı Muvahhidler’in 1146′daki hakimiyetine kadar işgal etti. Yusuf el-Mansur’un veziri İbn Tufeyl (Batı’da bilinen adıyla Abubacer) tarafından sarayla ve büyük İslam hekimlerinden, sonradan arkadaşı olacak İbn Zuhr (Avenzoar) ile tanıştırıldı. 1160′ta Sevilla kadısı oldu ve hizmeti boyunca Sevilla, Kurtuba ve Fas’ta bir çok davaya baktı. Aristo’nun eserlerine şerhler ve bir tıp ansiklopedisi yazdı . Eserlerini 1200lerde, Yakob Anatoli Arapça’dan İbranice’ye tercüme etti. Endülüs’ü 12. yüzyılın sonralarında yayilan fanatiklik dalgasıyla, sahip olduğu bağlantılar kendisini siyasî problemlerden uzak tutamamış ve Kurtuba yakınlarında bir yerde tecrit edilmiş ve ölümünden kısa süre önce Fas’a gidinceye dek gözetim altında tutulmuştur. Mantık ve Metafizik alanında verdiği eserlerin çoğu müteakip sansür döneminde kaybolmuştur.
Ayrıca Büyük ve Küçük Dolaşımı’nı keşfeden ilk bilim adamıdır.

  Bilimsel Eserleri
  •Tehâfüt-ül Tehâfüt (Çelişkilerin Çelişkileri / İnsicamsızlığın İnsicamsızlığı)
  •Tıp Ansiklopedisi

Carl Linnaeus

  Hayatı
  Carl Linnaeus (sonra Carl von Linné, Latince yazılı kitaplarda Carolus Linnaeus) 23 Mayıs 1707 Råshult’da doğdu (Stenbrohult, Güney İsveç), 10 Ocak 1778 Uppsala’da öldü; İsveçli biyolog, hekim ve fizikçi.
  Linnaeus, biyoloji ve botanikte sınıflandırma esasını getirmiş, bütün canlıları bir cetvelde göstermiştir. Onun bu metodu, bugün de kullanılmaktadır.
  Linnaeus, bitki ve hayvanlarda ikili isimlendirmeyi başlatmıştır. Bu sistemde Latince veya Yunanca bir isimden sonra özel bir ikinci isim gelmektedir. Bitkiler için yaptığı sınıflandırma ile, o güne kadar tarif edilemeyen bazı bitkiler, kolaylıkla tarif edilebildi. Bitki ve hayvanları, iç bünyelerinin benzerliğine göre cins cins gruplandırdı. Botanik ve zoolojide bugün de kısmen kullanılan terminolojiyi (isimlendirmeyi) başlattı.

  Bilimsel Eserleri
  •Species Plantarum (Bitki Türleri)

Louis Pasteur

  Hayatı
  Louis Pasteur, 1822 yılında Fransa’nın Dura bölgesindeki Dole kasabasında dünyaya geldi. Pasteur kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak yaşadığı çağda, tıbbın ilerlemesine çok büyük katkılarda bulundu. Fakat o tıp doktoru olmadığı için, 1800′lü yılların doktorları onun teorilerine burun kıvırıyorlardı. Pasteur buna hiç aldırmadan çalışmalarını sürdürdü, çünkü Pasteur’ün bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceğine olan inancı tamdı. O kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve kendine inancını sürdürerek araştırmalarına devam etti. Bundan sonra ise ipekböceği hastalığına ve kuduza çare buldu. Pasteur ayrıca içtiğimiz sütün bozulmasını önlemenin yöntemini de keşfetti. Burada sütü 140 (fahrenheit) derecede otuz dakika süreyle ısıtmak ve sonra hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra sütü kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koymak gerekiyordu. Bu yöntem sütü mikroplardan arındırmak için günümüzde de kullanılmaktadır. Bu yönteme, Louis Pasteur’ün adıyla ‘Pastörize’ etmek denilmektedir. Pasteur, Strasberg’li Marie Laurent ile evlendi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Marie eşini, araştırmalarını her şeyin üstünde tutması için özendiriyordu. Bu yüzden Pasteur, laboratuar çalışmaları üzerinde yoğunlaşabiliyor ve işine gereken zamanı ve önemi verebiliyordu.

Charles Darwin

  Hayatı
  Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809 – 19 Nisan 1882) İngiliz doğabilimci.
Geliştirdiği doğal seçilim yoluyla evrim kuramı (teorisi) ile canlıların ve türlerin doğal seçilim ile ortak bir kökenden evrimleşerek ortaya çıktığını ortaya koymuş, bu görüş daha sonra büyük tartışmalara yol açmakla beraber, bilim dünyasında genel bir kabul görmüştür. Darwin doğa tarihine tıp ve teoloji eğitimi görürken ilgi duymaya başlamış, gençliğinde Beagle gemisiyle yaptığı beş yıl süren yolculuk sırasında yaptığı biyolojik gözlemler, onun türlerin değişebilmesi konusunda düşünmesini sağlamış ve 1838 yılında, türlerin kökenini en doyurucu şekilde açıklayan doğal seçilim kuramını geliştirmiştir. Görüşlerinin tepki toplayacağı endişesi ile çalışmalarını yalnızca yakın çevresiyle paylaşmış ve uzun süre yayınlamamıştır. Bu sırada, araştırmalarını da sürdürmüştür.

  Bilimsel Eserleri
  •Türlerin Kökeni
  •İnsanın Türeyişi

Wilhelm Conrad Röntgen

  Hayatı
  Prusya’nın Lennep şehrinde (bugün Remscheid, Almanya) doğdu. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda’da ve İsviçre’de geçti. 1865 yılında girdiği Zürih Politeknik’te üniversite eğitimi gördü ve 1868 yılında makine mühendisi olarak mezun oldu. 1869 yılında Zürich Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Mezuniyetinin ardından 1876′da Strassburg’da, 1879′da Giessen ve 1888′de Würzburg Üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900′de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi.
Öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırmalar da yapmaktaydı. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. 1890′lı yılların ortalarında çoğu araştırmacı gibi o da katot ışın tüplerinde oluşan lüminesans olayını incelemekteydi. Crookes tüpü adı verilen içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen iki elekroddan (anot ve katot) oluşan bir deney düzeneği ile çalışıyordu. Katottan kopan elektronlar anoda ulaşamadan cama çarparak, floresan adı verilen ışık parlamaları meydana getirmekteydi. 8 Kasım 1895 günü deneyi biraz değiştirip tüpü siyah bir karton ile kapladı ve ışık geçirgenliğini anlayabilmek için odayı karartıp deneyi tekrarladı. Deney tüpünden 2 metre uzaklıkta baryum platinocyanite sarılı olan kağıtta bir parlama farketti. Deneyi tekrarladı ve her defasında aynı olayı gözlemledi. Bunu mat yüzeyden geçebilen yeni bir ışın olarak tanımladı ve cebirde bilinmeyeni simgeleyen x harfini kullanarak x ışını ismini verdi. Bu buluşundan sonra Röntgen farklı kalınlıktaki malzemelerin ışını farklı şiddette geçirdiğini gözlemledi. Bunu anlamak için fotoğrafsal bir malzeme kullanmaktaydı. Tarihteki ilk tıbbi x ışını radyografisi de (Röntgen filmi) yine bu deneyleri sırasında gerçekleştirdi. Ve 28 Aralık 1895 tılında bu önemli keşfini resmi olarak duyurdu.
Olayın fiziksel açıklaması 1912 yılına kadar net olarak açıklanamasa da, buluş fizik ve tıp alanında büyük bir heyecan ile karşılandı. Çoğu bilim adamı bu buluşu modern fiziğin başlangıcı saydı. Amerikalı mucit Thomas Edison 1896 yılında tıpta fizik tedavide kullanılmak üzere x ışınları üreten bir aygıt geliştirdi. Ama çok miktarda X ışınlarına maruz kalındığında meydana gelebilecek sağlık sorunlarını kimse farketmedi.

Gregor Mendel

  Hayatı
  Johann Gregor Mendel 22 Temmuz 1822 Heinzendorf’da doğdu (bugünkü Hynčice, Vražné, Çek Cumhuriyeti), 6 Ocak 1884 Brünn’de öldü (bugünkü Brno, Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Avusturyalı botanik bilgini ve rahiptir. Küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlayan Mendel, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya’da yaşamını sürdürdü. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu. 1854′te Brünn’e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı. 19. yy. ortalarında Darwin’in doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen döllere nasıl aktarabildiği sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıkmıştı. Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler harcadıkları çabalara karşın bu sorunu aydınlatamıyorlardı. Daha sonraları genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı ve araştırmalarının ancak 8 yıl sonra sonuca ulaştırabildi. Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı. Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini (dev yada cüce, düz yada kırışık bezelyeler) ayırmayı öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmada istatistiğin henüz yerleşmiş bir bilim dalı olmadığı bir dönemde istatistik yöntemini benimsemeyi bildi. Bezelyelerle yaptığı deneylerde bitkinin uzun boylu yada cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının renkli yada renksiz, tohumlarının sarı yada yeşil, düzgün yada buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Ardından bunları kendi aralarında çaprazladı. Sonuçta gözle görülür ölçüde belirgin olan bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde temel kalıtım birimleri aracılığıyla ortaya çıktığını ve her özellik için bir çift genin bulunduğunu öne sürdü. Mendel tüm bunları basit istatistiklerle değerlendirdi. Bu Mendel yasaların temel ilkesi melez döllerin üreme hücrelerinde yarısı anadan yarısı babadan alınmış kalıtım birimlerinin bulunmasıdır.

Robert Hooke

  Hayatı
  Hücreyi ilk keşfeden kişinin, genellikle, bir İngiliz mikroskopçusu olan Robert Hooke olduğu kabul ediliyor. Bu çalışmasıyla Hooke, daha 27 yaşındayken İngiltere’nin en başta gelen bilim akademisi olan Kraliyet Akademisine girdi. Hooke’un cevaplamaya çalıştığı soruların arasında ağaç kabuğundan yapılan şişe mantarının nasıl olup da şişenin içindeki havayı o kadar iyi tuttuğuydu. Bir şişe mantarından incecik bir parça kesip onu mikroskop altında incelediğinde, bu kesitin gözenekli bir yapıda olduğunu gördü. Manastırlarda rahiplerin kaldığı hücrelere benzedikleri için, bu gözeneklere “hücre” adını verdi. Aslında Hooke, bir zamanlar canlı hücreleri çevrelemekte olan fakat şimdi ölmüş bitki dokusundan geriye kalan hücre duvarlarını görmüştü.

ALBERT EINSTEIN

Dr. H.E. Fosdick ülkenin önde gelen bilim adamlarına mektuplar yazarak, bilim tarihinin en büyük ondört ismini bildirmelerini istedi. Gelen listeler değişikti. Çoğunda; Arşimed, Öklit, Galileo ve Nevvton vardı. Fakat her listede Albert Einstein’in ismi mutlaka vardı.
1879 yılında Almanya’nın Ulm Kentinde doğdu. Harika bir çocuk değildi, tam tersine üç yaşında konuşmaya başladı. Dokuz yaşında bile daha tam istediği her şeyi söyleyemiyordu. Anne ve babası onun normal olmadığından korkuyorlardı, ilkokul yıllarında o kadar ağırdı ki, kendisinin geri zekâlı olabileceğini düşünenler bile olmuştu. Hatta öğretmenlerinden biri anne babasına; “Oğlunuz ileride ne olursa olsun, hiçbir zaman başarılı bir insan olamayacak” demişti.
1890-1894 yılları arasında Münih’teki lisede okudu. Lisede de durgunluğu ve çekingenliği devam ediyordu. Bir hocası açıkça, “öteki öğrencilere kötü örnek oluyorsun” diyerek okuldan ayrılmasını istedi.
Babasının işleri kötüye gidince her şeye sıfırdan başlamak üzere ailece kuzey İtalya’ya göç ettiler. Einstein burada hem okulu bıraktı, hem de Alman vatandaşlığından çıktı. Bir yıl boyunca müzeleri gezerek sağda solda dolaştı. Bern’deki İsviçre Federal Politeknik Enstitüsüne girmeye karar verdi. Botanik, Zooloji ve Yabancı dil derslerinin zayıf olması nedeniyle giriş sınavında başarılı olamadı. O bir fizikçi olmak istiyordu. Zürihteki Politeknik okulunun fizik profesörü Jean Parnet ona, “Neden Fizik gibi güç bir şey seçiyorsunuz? Tıp, Hukuk, Filoloji’ye heves etseniz daha iyi olmaz mı?” demişti. 17 yaşında o zamana kadar pek ilgi duymadığı Matematik konularına eğildi.
1896-1901 yılları arasında Zürih Politeknik okulunda yüksek öğrenim gördü. Einstein burada da tipik isyankâr halini sürdürdü. Derslere girmiyor, canı ne isterse onu okuyor, labarotuvarda onu bunu kurcalıyor ve tabi bunun doğal sonucu olarak hocaların öfkesini üzerine çekiyordu. O, okulun derslerinin zihnini tıkadığını anlamıştı. Ayrıntılarda boğulmak istemiyordu. Yeni fiziğin temellerini atan Maxwell Kirchoff, Boltzman ve Hertz’in eserlerini okuyordu. Sonradan Einstein’in yeni fiziği üzerinde çok değerli çalışmalar yapacak olan Matematik hocası Prof. Hermann Minkovvsky, ona “Tembel Köpek” adını takmıştı. Sınıf arkadaşlarından Marcel Grossman’ın tutmuş olduğu temiz notlar sayesinde iki önemli sınavını güç bela vererek, Matematik öğretmenliği diploması ile okulunu bitirmişti. Ne var ki Profesörlerinin düşmanlığını kazanmış olduğundan onu üniversitenin öğretim kadrosuna almadılar.
Babasının iş takibi sonucunda Bern’deki Patent bürosunda ölçme ve deney elemanı olarak üçüncü dereceden bir memur statüsünde işe girdi. Burada düşünmeye ayırabileceği bol vakti oluyordu. 1903 yılında Sırbistanlı Nileva Mariç adındaki bir fizik öğrencisiyle evlendi. Fakat bu evlilikten umduğunu bulamadı. Bir dostu bir gün onu ziyarete gitmişti. Durumu şöyle anlatır: “Evin kapısı açık durumda. Çünkü biraz önce silinmiş olan koridorla, koridora asılmış, yıkanmış çamaşırlar kurumak zorundaydılar. Bir eliyle çocuk arabasını sallıyordu. Ağzında çok kötü bir puro vardı. Öteki elinde de açık bir kitap tutuyordu. Soba da feci surette tütüyordu. Einstein buna nasıl tahammül edebiliyordu?
Buna rağmen belki de Einstein’i hiçbir üniversite profesörünün asistan olarak yanına almaması bir şanstı. Zira o zaman O başkalarının düşünceleriyle ilgilenmek zorunda kalacak ve bütün zamanını kendine hoş gelen düşüncelere ay ıra maya çaktı. O ancak yalnız bırakıldığı zaman büyük şeyler yapabilirdi. Bu yüzden çalıştığı patent dairesi tam ona göre bir yer olmalıydı. İki arkadaşı ile sık sık bir araya gelip her konuda tartıştıkları bir okul kurmuşlardı. Okulun adı “Olimpia Akademisi”ydi. Manch, Poincare gibi bilim filozoflarını, Mili, Hume, ibn-i Rüşd ve Cervantes’i okuyorlardı.
Einstein öğretim hayatında ne kadar güç ve yavaş ilerlemişse sonraları, bilimde her biri büyük bir devrim olan düşünceler de aklına o kadar çabuk gelmeye başlamıştı. “Beynim benim labaratuvarımdır” derdi. Gerçekten de ta işin başından beri o hiç deney yapmadı. Sadece başka araştırmacılara ne gibi deneylerle kendi teorilerini teste tabi tutubaliecekleri-ni gösterdi.
1905 yılında Zürih Üniversitesinde Fizik doktorasına başladı. Aynı yıl yirmialtı yaşında olan Einstein her biri ayrı bir doktora tezi olabilecek üç teoriyi “Annalen der Physik-Fizik Dergisi”nin 17. cildinde “Hareket Eden Cisimlerin Elektrodinamiği Üzerine” başlığı altında ortaya atıvermişti. Bunlar; Fotoelektrik Etki, Brovvn Hareket Teorisi ve Özel Relativite Teorisi’dir. Brown Hareketini açıklayan teorisiyle atomların var olduğunu, hatta atom ve moleküllerin büyüklüğünü hesap etmeye yarayan formülleri buldu. Bugün her öğrencinin bildiği bu gerçekten, o zaman dünyanın en büyük bilginleri bile şüpheleniyordu. Böylece atomun varlığından şüphlenen en inatçı kimseleri bile ikna edebildi.
Fotoejektriksel etkinin açıklamasında, ışığın niteliğini ele aldı. Bütün fizikçiler ışığın dalgalar halinde yayıldığına inandıkları bir sırada, ışığın maddeyi etkilediğini gösteren bulgular ortaya çıkınca ışığın dalgasal hareketinden şüphe etmeye başladılar. O özetle, ışığın Quant veya Foton denen çok küçük parçacıklar-paketçikler halinde yayıldığını gösterdi.Einstein’in tipik özelliği, yasak olan şeyleri düşünmekten cekinmemesiydi. Işık ışınlarının dalga mı, parçacık mı olduğu uzun bir zamandır fizikçileri uğraştırmış hatta tartışmalara yol açmıştı. Tam dalga teorisini savunanlar davayı kazanmışlardı ki, birden bire Einstein diye birisi ortaya çıkıyor “Işığın hem dalga hem parçacık” olduğunu söylüyordu. On yıl kadar kimse böyle yeni bir teoriden bahsetmek bile istemedi. Fakat Einstein sonunda haklı çıktı ve bu çalışması için 1921 Nobel Fizik Ödülü verildi.
Onun hayatını yazan W. Clark’ın dediği gibi, O genel rölativite teorisini geliştirmemiş olsaydı bile yine de yüzyılımızın en büyük fizikçisi unvanını alacaktı. Gerekten, fizik dergisinde “Hareket eden cisimlerin elektrodinamiği üzerine” gibi sade bir başlıkla yazdığı bu üç yazı bilim dünyasında bir bomba etkisi yaptı. Öyle ki bütün fizikçilerin eski düşüncelerini kökten sarstı. Klasik fiziğin zaman, uzay, madde, enerji gibi temel kavramları birden bire altüst oldu. Fakat 1921 yılında aldığı Nobel Fizik Ödülü rölativite teorisi için değil, Fotoelektrik olayına getirdiği açıklamadan dolayı kendisine verilmiştir.
1907 yılında ünlü formülünü geliştirdi. E=m.c2. Fizikten fazla anlamayan biri bile bu formülden, küçük bir kütlenin çok büyük olan ışık hızıyla çarpıldığı takdirde muazzam bir enerjiye dönüşeceğini anlar.
Diğer Fizikçilerin çoğu gibi O da bu formülün atom bombasını gerçekleştirebileceğine aklı kesmemişti. 1921 yılında genç bir adam onun yanına gelip de atom bombası yapmak istediğini söylediği zaman, “sizin çalışmalarınızı inceden inceye gözden geçirmediğim için bana kırılmayınız, zira bunun imkansız olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyor.” demişti. Fakat 1939′da ise büsbütün farklı düşünüyordu. Çok geçmeden bir uçağın taşıyabileceği büyüklükte, onbinlerce klasik silahın gücüne eşdeğer bir atom bombasının yapılabileceği” korkusu birçok fizikçiyi sardı. İşte o zaman bu konuları çok iyi bilen dört uzmanın önerisi üzerine 2 Ağustos 1939′da Einstein’in ABD Başkanı Roosevelt’e o ünlü mektubunu yazdı.
1909′da Zürih Ün’de Yardımcı Profesör olarak ilk akademik hayata
adım attı. Üniversiteden kendisine profesörlük önerisini atdujmı çalıştığı
bürodaki şefine söylediğinde, şefinin cevabı şuydu: “Benimle”alay mı edi
yorsun Einstein? Seni kim profesör yapar?”
1913′te Prusya Krallık Bilim Akademisine üye seçildi ve. Berlin’e yerleşti. Ünlü Kaiser Wilhelm Enstitüsü Müdürlüğüne getirildi. 20 yıl Berlin’de kaldı.
1916 yılında Genel Rölativite Teorisi üzerindeki çalışmalarını tamamlayarak “Annalen Der Physik” adlı Alman bilim dergisinin 49. cildinde yayınladı ve ikinci defa evlendi.
1919-1932 yılları arasında ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Japonya,Filistin, ispanya gibi ülkeleri ziyaret etti.
Birinci Dünya Savaşı onu çok derinden etkiledi ve dış dünya ile ve de toplumsal adaletsizliklerle ilgilenmeye şevketti. 1922′de Milletler Cemiyeti’nin “Ortak Düşünsel Çalışmalar Bölümü”ne seçilmiştir.
1932-1933 kışında California Teknoloji Enstitsü’nü ziyaret etmek için ABD’nde bulunduğu sırada Hitler’in Avrupa’da güçlenmesi üzerine orada kalmaya karar verdi. Prusya Bilim Akademisinden istifa ederek Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde profesör olarak görev aldı. 1945 yılında emekliye ayrıldı. 1949 yılında “Birleşik Alan Teorisi”ni yayınladı. 1952′de İsrail Başbakanı, İsrail Cumhurbaşkanlığı görevini teklif etmişse de, Einstein bu teklifi geri çevirmiştir.
Einstein bütün keşiflerini 40 yaşına kadar gerçekleştirmiştir. Yaşamının geri kalan bütün kısmını genel çekim ve elektromağnetizma’yı sentez eden büyük birleşik alan teorisini bulma çalışmalarına ayırmıştı. Maalesef çok çırpınmasına rağmen bu amacına ulaşamamıştır (ve halen de hiçbir bilim adamı ulaşmış değildir). Hatta son sözleri dahi kimsece bilinmemektedir. Zira kendisine bakan hemşire Almanca bilmiyordu.
18 Nisan 1955 yılında Princeton-New Jersey de öldü.
Einstein, kendisinin de gelişmesinde çok önemli katkısının bulunmasına rağmen bir türlü Kuantum fiziğine inanamadı. Atom yapısının incelenmesi için ortaya atılan her kavrama karşıydı. O bir türlü atomun ihtimaller, istatistiki sayılarla ifade edilmesini kabullenemiyordu. Ona göre evrenin işleyişinde şans, ihtimal, istatik gibi belirsizliklere yer verilemezdi. O atomun çekirdek etrafındaki yörüngesinin tam olarak bilinebileceğine inanıyor, “Tanrı evrenle kumar oynamaz” diyordu. Sonunda sabrı tükenen Niels Bohr “Tanrı ne yapması gerektiğini bilir” demekten kendini alamadı. Einstein kendisi hakkında arkadaşlarının Princeton’da şöyle düşündüklerini nakletmektedir: “Bilimsel konularda inatçı bir kişiliğe sahip olduğumdan dolayı arkadaşlarımın gözünde inatçı ve dik kafalı biri olarak tanındığımdan, bana yaşlı kaçık demeye bile başlamışlardı.”
Şu kadarı var ki, ömrünün son otuz yılında bir mecnun gibi aradığı, bulmağa çalıştığı “Birleşik Büyük Alan Teorisi” gerçeğinin altında onun kainatta çok büyük bir nizamın olduğuna kesinkes inanması yatıyordu.
Einstein’in hayatı kendisinin de itiraf ettiği gibi politika ve denklemler arasında geçmişti. İlk politik eylemleri Birinci Dünya Savaşı yıllarında Berlin’de Profesör iken başlar. Savaş aleyhtarı gösterilere katıldı. Halkı konulan yasaklara uymamaya çağırdı. Zorunlu askere yazılmaya karşı halkı cesaretlendirmesi, meslektaşları tarafından hoş karşılanmadı. Savaştan sonra Uluslararası barış çabalarının geliştirilmesi için uğraş verdi. Bu da onu arkadaşları arasında sevimsiz yapıyordu. ABD’ne ders vermek için gitmesi bile politik tavrı yüzünden gittikçe güçleşiyordu.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde, sonrasında artan antisemitizm (Yahudi aleyhtarlığı), onyedi yaşında Yahudi toplumundan ayrılan Einstein’a yahudiliğini hatırlattı. Tevrattaki tanrı düşüncesini bile reddeden Einstein’i Mitler, Siyonizm ülküsüne hizmet etmeye yöneltti. Bütün gücüyle o zamanki Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için uğraşan İsrail’i destekliyordu. Düşmanları haklı olarak daha da çoğaldı. Teorileri saldırıya uğradı. Kişiliğine karşı bir örgüt bile kuruldu. Adamın biri başkalarını Einstein’i öldürmeye kışkırtmaktan hüküm bile giydi. Sadece 6 dolar para cezası verildi. “Einstein’a Karşı 100 Yazar” adlı kitap yayınlandığında görüşü sorulan Einstein, Haksız olsaydım yahnızca bir tanesi yeterdi” dedi.
1933 yılında Hitler iktidara geldi. Einstein o esnada Amerika’daydı. Almanya’ya dönmeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine Nazi milisleri evini basıp banka hesabına el koyarken, bir Berlin gazetesi de, “Einstein’dan iyi haber, Geri gelmiyor” şeklinde başlık attı.
1939 yılında Atom bombasının yapılması için en büyük adımı atmaktan çekinmedi. Roosevelt’e yazdığı o meşhur mektubunda Amerikalıların Almanlardan önce Atom silahını geliştirmelerini teklif etti. O zamanlarda O’nun biricik hedefi Almanya’ydı. Almanlara karşı olan kini biyoğraf Roland W. Clark’ın tespitine göre delice bir hal arzediyordu.
Bundan sonraki yıllarında nükleer savaşın tehlikelerine karşı kamuoyunu uyarırken ve nükleer silahların uluslararası denetim altına alınmasını tavsiye ederken görülmekdedir. Hayatı boyunca barışa yönelik çabalan bir sonuç getirmedi ve arkadaş da kazandırmadı. Ama siyonizme verdiği açık destek 1952 yılında kendisine israil Cumhurbaşkanlığının teklif edilmesine neden oldu. Politika için toy olduğunu söyleyerek bunu reddetti. “Denklemler benim için çok daha önemlidir, çünkü politika bugün içindir. Oysa ki bir denklem sonsuzluk içindir” demekteydi.
Uzun süre birlikte çalıştığı Leopold infeld’e sık sık “bir fizikçiden çok bir filozofum ben” derdi. Einstein’in filozof olduğunu söylemek yetmez, iki tür felsefe vardır. 19. yüzyıla kadar hakim olan Kant, Hegel ve Bergson gibilerinin temsil ettiği spekülatif düşünce akla gelir. Dış dünyanın varlığı ve keyfiyeti bilgimizin kaynağı ve mahiyeti gibi meseleler bunların tartışma konularıdır. İkinci tür felsefe ise mantıksal empirizm diye bilinen, “Felsefenin amacı bize bilgi sağlamak değil, bilimlerin sağladığı bilgi ve kavramları açıklamaktır” diyen filozofların felsefesidir. Einstein işte bu tür bir filozoftur ve de büyüklerindendir. Filozofların uzun süre spekülasyomlarına konu oluşturan uzay-zaman ve geometriye ilişkin problemler Einstein ile birlikte fiziğe mal olmuş ve ilmi birer nitelik kazanmışlardır. Gerçi bugün fizik ve felsefeyi birbirinden ayırmanın neredeyse imkansız olduğunu da burada belirtmeliyiz. Filozofların ciltler dolusu tartıştıkları evrenin başlangıcı, sonu, maddenin ezeli ve ebedi olup olmadıkları gibi meselelere, bugün fizikçiler de el atmış durumdadırlar.
Einstein’in çıkış noktası, evrende muazzam bir düzenin olduğuna olan kuvvetli inancıydı. Bazı bilim adamları matematiksel hiyeroglifler kullanan yalnız bir adamın, evreni yeniden tanımlamasına inanmayı kabul edemediler. Fakat, zaman Einstein’i haklı çıkardı. Evrenin kökenini, tarihini ve biçimini araştıran bugünkü modern kozmolojinin temellerini attı. İspanya’da yetişmiş Yahudi filozofu Spinoza’dan etkilenmiştir.
1929′da yayınlanan “Dünya’yı Nasıl Görüyorum” adlı eserinde: “Yaşantımıza giren en güzel şey gizemlidir. Bu tüm gerçek sanat ve bilimin kaynağıdır. Böyle bir duyguya yabancı kalan, bir an bile durup hayret edemeyen, ya da evrenin karşısında saygı duruşuna geçemeyen bir kimse gözleri kapanmış ölüden farksızdır. Hayatın sırrını sezinleme, korku ile karışmış da olsa, dini duygunun da kaynağıdır.
Erişemeyeceğimiz bir şeyin gerçekten var olabileceğini bilmek, öyle bir şey ki, sönük melekelerimizin ancak en ilkel biçimlerinde kavrayabileceği ama gerçekte en yüce bilgelik ve en ışıklı güzellik olarak kendini açığa vuran Bu Varlık’ın bilgisi ve O’nun verdiği bu duygu gerçek dindarlığın özünü oluşturur. İşte bu anlamda, yalnızca bu anlamda dine vermiş kişilerin safında görüyorum kendimi.” Yine O “Kainat’ın Yaratıcısına olan inanç ilmi araştırmanın en kuvvetli, en asil itici gücüdür.”
Einstein kendini şöyle tanıtıyor: “Ben tek koşulmak için yaratılmış bir atım. İşbirliğine ve ekip çalışmasına giremem. Hiçbir ülkeye, devlete, kişiye, arkadaş çevresine hatta kendi aileme tam bağlanamadım. Bu ilişkilerde daima bir mesafe kalmıştır. Kendime dönme, içime kapanma eğilimi giderek güçlendi. Bu tür bir soyutlama kişiye acı çektirir. Ama, başkalarının anlayış ve sempatisinden uzak kaldığıma pişman değilim. Kuşkusuz bunda kaybım olmuştur. Ama buna karşılık başkalarının ön yargılarından ve değerlendirmelerinden bağımsız kalabilme gibi bir kazancım var.”
Kimsenin aklına gelmeyen soruları düşünmekten olsa gerek, kendine ve kıyafetine pek dikkat etmezdi. Sık sık hastalanır, bazı günler ayakkabılarını çorapsız giyer ve okula da öyle giderdi. İlerleyen yıllarda da bu hırpaniliği devam edecektir. Karmakarışık beyaz saçları, dudaklarını örten pos bıyıkları ve hırpani giyimiyle çok tipik bir profesördü.
Einstein’in utangaç ve içine kapalı bir çocukluğu vardır. Hiçbir zaman başarılı bir öğrenci olamadı. Einstein’in özelliği çok şey bilme değil,
üşünme ve anlama farkıdır. Onun gözünde ideal yaşam dışardan en az (Karışılan yaşamdır. Otuz yaşına gelinceye kadar gerçek bir fizikçiyle de karşılaşmamıştır. Bu onun açısından büyük bir talihtir. Böylece çevresinde onun atılımını köstekleyen kimse olmamıştır. Milyonları etkileyen bu bilim adamı bir bakıma kimsenin etkileyemediği bir adamdır. Çalışma arkadaşı L. infeld’i dinleyelim: “1921′de Berlin’e öğrenim için gittiğimde henüz Hitler’in iktidara gelmesine on iki yıl vardı. Basın ona yükleniyordu. ‘Teorisine güveniyorsa sorularımızı cevaplasın’ diye başlık atıyorlardı. Rölativite Teorisine karşı düzenlenen konferansın ilanları her yerde görülebiliyordu. Merakımı yenemedim. Bir bilet alarak Solup bitenleri görmek için gittim. İki profesör hınca hınç dolu salonda ;atıp tutuyorlardı. Rölativite teorisinin, ‘Germen Ruhu’na aykırı olduğunu vs. belirtiyorlardı. Bir de baktım Einstein’da dinleyici localarında oturuyor, selam verenlere el sallıyor, arasıra kahkaha atmadan da duramıyordu. Çeşitli gruplar işi ticarete dökmüş, rölativite teorisini üçbin kelimede .En iyi anlatana bin dolar vermeyi vadediyorlardı. İşte Einstein’in bu kadar popüler olmasının iki nedeni buydu; birincisi ona yüklenen profesörlerin çokluğu, ikincisi de onun renkli kişiliğiydi. Boston Kardinali O’Connel, Rölativite teorisini dine karşı bir saldırı(!) olarak niteliyordu. Kilise New-ton’un mekanik evren modelini kilisenin resmi görüşü olarak kabullendiğinden olsa gerek, Newton’un fiziğini darmaduman eden rölativite teorisini dine bir saldırı olarak gören bu papaz: “İzafiyet teorisinin, tanrısızlığın korkunç bir hayaletine benzetmekteydi” Ama Kardinal hazretleri maalesef tanrısızlık inancının, Newton’un mekanik dünya görüşünden kaynaklandığını, Rölativite Teorisinin ise yaradılan, genişleyen, kendi üzerine çöken bir evren modeline yol açtığını bilememişti.

 

 Ali Kuşcu ( ? – 1474)
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri’nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. “Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır.” Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu’yu “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u” olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey’in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet’tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul’da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi’nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu’ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır.
Uluğ Bey’in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant’ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu’in al-Din el-Kaşi’den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid’in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu’yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc’inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi’nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han’a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu’nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur.
Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu’yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.

ESERLERİ:
Ali Kuşcu’nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;
Risale-i fi’l Hey’e (Astronomi Risalesi)
Risale-i fi’l Fehiye (Fetih Risalesi)
Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
Tecrid’ül Kelam (Sözün Tecridi)
Risale-i Adudiye
Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
Vaaz
İstiarad

Barrow (1630 – 1677)


İsaac Barrow, 1630 yılında İngiltere’de Londra’da doğdu. 1664 yılında Cambridge Üniversitesinde matematik profesörü oldu. Aynı zamanda Newton onun öğrencisiydi. 1669 yılında kürsüsünü öğrencisi Newton’a bıraktı. Kendisi de saray papazı oldu. Dürbünlerde görüntünün meydana gelişi kuramsal problemini çözdü. Barrow, diferansiyel hesabın geometriye uygulanmasını hazırlayanlardan biridir. “Optik ve Geometri” adlı kitabı 1674 yılında yayınlandı. 1675 yılında, “Archimedes’in Eserleri” adlı kitabı çıktı. Bu kitabında, Euclides, Apollonius ve Archimedes’in eserlerini inceledi. 1617 yılında öldü.
 
BLAISE PASCAL, 1623-1662


Biz gerçekleri sadece sebeplerle değil, kalple de buluruz.
Bir Fransız matematikçi ,fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal’in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır.1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont’u terkederek Paris’e yerleşir.
Babası antiortodox olduğu için O’nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır.Fakat bu küçük Pascal’in sadece matematik merakını ateşler,12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar. O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğunu bulur , bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid’in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber “Academie Parsienne” deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alir, ve profesör Girard Desargues in bir numaralı yardımcısı ve oğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da “Pascal’ın Esrarengiz Altıgeni” yle geometriye katkıda bulunur.
Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris’i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.
1646-1648 yıllarında atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: atmosfer basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.
1653 ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak “sıvıların kararsızlıgı” üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal’ın basınç kanunu açıklanır.
Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.
Pascal’ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı “Pensées” (“Düşünceler”), din, hayat ,bilim uzerine, O’nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir;”If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing. “(Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.
Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.
Pascal’dan İnciler.
Sebeplerin varacağı son nokta, onun ötesinde çok şey vardır.
İnsanoğlunun mahiyeti arzu ve isteklerle doludur, o bütün bunları tatmin edebilecek olana müştaktır.
Yarış at için neyse, yalanlamak ,inanmak ve şüphe etmek insan için odur.
 

Cahit Arf (1910 – 1997)


Cahit Arf 1910 yılında Selanik’te doğan değerli bir Türk matematikçisidir. 1932 yılında Ecole Normale Superieure’de yüksek öğrenimini tamamladı. Türkiye’ye dönünce Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği yaptı. 1938 yılında Göttingen Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Doktorasını tamamladıktan sonra yurda döndü. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümünde doçent adayı olarak çalıştı ve bu bölümde uzun yıllar matematik dersleri verdi. Bu üniversitede doçent olduktan sonra da aynı görevini sürdürdü. 1943 yılında profesör ve 1955 yılında da ordinaryüs profesör oldu. Almanya’da Mainz Akademisi’ne muhabir üye olarak seçildi. 1962 yılında emekli oldu. Bundan bir yıl sonra Robert kolejinde öğretmenlik yaptı. 1964 ile 1966 yılları arasında, Princeton’da, “Institute for Advanced Study” de matematik araştırmaları yaptı. 1966 ile 1967 yılları arasında Kaliforniya Üniversitesi’nde ve Berkeley’de misafir öğretim üyesi olarak bulundu. 1964, yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu Bilim Kolu Başkanlığına seçildi. 1967 yılında ülkeye döndü ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik bölümünde görev aldı. Burada matematik dersleri verdi ve birçok araştırıcı yetiştirdi. Üniversitedeki görevinden yaş sınırı nedeniyle ayrıldı. Cebir ve sayılar kuramı ile esneklik alanlarında oldukça başarılı çalışmaları olan Cahit Arf’ın, yirmiden fazla yayını vardır. 1948 yılında bir de İnönü ödülü almıştır. Cebir üzerine kitap yazmıştır. Bu değerli matematikçimiz 26 Aralık 1997 yılında İstanbul’da aramızdan ayrılmıştır.
 

D’Alembert (1717 – 1783)

Jean Le Rond d’Alembert adı, Notre Dame de Paris yöresinde küçük bir kilisenin adı olan Saint-Jean-Le Rond’tan gelmektedir. Chevalier Destouches’in gayri meşru oğlu olan d’Alembert, annesi tarafından gizlice Saint-Jean-Le Rond kilisesinin basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin basamakları üstünde mışıl mışıl uyurken, kiliseye gelen papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın soğuğu iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı ve yavaş adımlarla merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların üzerinde karanlık bir şey gördü. Köpek veya yabani bir hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu. Biraz daha yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan olmadığını anladı. Kafasından bazı düşünceler bir film şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba bu ne olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık iyice seçebiliyordu. Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne görsün, minicik bir yavrucak annesinin sütünü yeni emmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün açılmasıyla sabahın soğuğu ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı burnundan çekti ve bol bol oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu biraz rahatsız etti. Hava da iyice aydınlanmıştı. Çocuğun yüzü iyice fark edilebiliyordu. Yavaşça kucağına aldı ve merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği uyandırmamak için tüm gayretlerini harcadı. Kendi odasına girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı. Kilisenin içi de soğuktu. Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel bebek uyandığında saat 10′u geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının karısına verdiler. Bu hayırsever, fakir fakat sevgisi ve şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve kimsesiz yavruya kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü. Daha sonra annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da bu iyilik sever kadından çocuğu ne almaya ne de istemeye gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın kanunlarına göre gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye mecbur edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu aileyi d’Alembert büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi ve babasından daha ileri sevgi ve şefkatle büyütüldü. Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D’Alembert’teki matematik dehası uyanmaya başlayınca, oğlunun oturduğu yeri ve evi bilen öz annesi onu memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını bildirdi. Küçük ve akıllı d’Alembert, “Sen benim üvey annemsin. Camcının karısı benim asıl annemdir” diyerek onun bu önerisini geri çeviriyordu. Onu dünyaya getiren öz annesi ve babası gibi, o da onları unuttu. Bir daha da adlarını andığı görülmedi. Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D’Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı. Kendisine bakan, onların sevgileriyle büyüyen camcının ailesini kendi ailesi olarak kabul ettiğinden, fakir olan bu ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile yine kendi küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular. D’Alembert’te manevi anne ve babası olan camcı ailesini öz annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci boyunca da onlarla övündü ve onlara baktı.
D’Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü biriydi. Gece ve gündüzlerin uzaması veya kısalması probleminin çözümünü tam olarak d’Alembert verdi. En önemli eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir. Özellikle, titreşen tellere ait buluşu çok önemlidir. Serilerin yakınsaklığına ait d’Alembert ölçütü onundur. Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D’Alembert, genç dostu Lagrange’ı güç ve önemli problemleri çözmeye yöneltiyor, olanaklar ölçüsünde ona bir ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir arada olduklarında sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide rahatsızlıkları olan Lagrange’a önerilerde bulunuyordu. Mekanikte çok önemli buluşları olan Fransız matematikçisi d’Alembert’in, dalga denklemi ve bu problemin kendi adıyla bilinen çözümü ünlüdür.
D’Alembert’i yaşatan en önemli buluşlarından biri de biraz önce adını andığımız d’Alembert ya da genel matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür. Sonsuz terimli serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık yarıçapını bulmak için bundan daha kullanışlı bir formül bulunamamıştır. Yine bu ölçütle, serilerin analitik bölgelerini kolayca bulabiliriz. D’alembert, genel matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri olarak kabul edilir.
 

El Biruni (973 – 1048)


Orta Asya’lı büyük bilgin El Biruni, 4 Eylül 973 yılında Harezm’in başkenti Kath yakınlarında doğdu. İlk öğrenimini Yunan’lı bir bilginden aldı. Tanınmış ve seçkin bir aileden gelen Harezm’li matematikçi ve gökbilimci birisi tarafından evlat edinen El Biruni, ilk çalışmalarını bu alimin yanında yaptı. İlk eseri, Asar-ül-Bakiye’ dir.
El Biruni, o zamanın bilginleriyle Buhara’da tanışmış, evrenin yapısı, serbest düşme ve diğer fizik yasalarını ve bölünmez parçacıklar üzerinde mektupla yaptığı bazı tartışmalar vardır. 1010 yılında El-Memun Akademisi’ne kabul edildi. Gazneli Mahmut Harezm’i işgal edince, El Biruni ile birlikte binlerce kişiyi tutsak aldı. Bunu izleyen on yıl içinde astronomi ve matematik çalışmalarının doruğuna erişti. Bu tutsaklığı sırasında, anayurtlarından sürülmüş ve tutsak olan Hint’li bilginlerle tanıştı. Birçok dilde ilmi çeviriler yaptı.
Astronomi üzerine yaptığı en önemli çalışmayı Gazneli Mahmut’un oğlu Mesut’a sundu. Sultan Mesut kendisine bir fil yükü gümüşü hediye edince, “Bu armağan beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır” diyerek bu hediyeyi geri çevirdi.
Eserlerinin sayısı yüz elliden fazladır. Yetmiş tane astronomi ve yirmi tane de matematik kitabı vardır. Tıp, biyoloji, bitkiler, madenler, hayvanlar ve yararlı otlar üzerinde bir dizin oluşturmuştur. 1048 yılında 75 yaşındayken ölmüştür.
Mektuplarından, Aristoteles’i bildiği anlaşılır. İbni Sina gibi önemli bilginlerle beraber çalışmıştır. Hindistan’a birçok kez gitti. Bu nedenle Hindistan’ı konu alan bir kitap yazdı. Onun bu kitabı birkaç dile çevrildi. Gerçek bir bilim anlayışına sahipti. Irk kavramına önem vermezdi. Başka bir halkın ileri kültüründen derin bir saygıyla söz ederdi. Bir tane de romanı vardır. Elimizdeki eserlerinin sayısı yirmi üç kadardır.
 

Galileo Galilei (1564-1642)


“Kainat dediğimiz kitap ,yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılamaz.O, matematik dilinde yazılmış;harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir.Bu dil ve harfler olmaksızın kitabın bir tek sözcüğünü anlamaya olanak yoktur.”
Babası profesyönel bir müzisyen olan Galileo Italya’nın eğik kulesi ile ünlü Pisa kentinde dünyaya geldi.Rönesansın son döneminde yaşayan galileo Descartes,Kepler,Shakespeare ve Francis Bacon gibi ünlülerle çağdaştı.Ilme katkısı ise matematik, fizik ve astronomi alanlarında olmuştur.Aynı zamanda sanata karşı da bir yatkınlığı vardı;ut ve org çalmanın yanında güzel resim tablolarıyla dikkati çekiyordu.
Galileo öğrenimine bir manastırda başladı. Daha küçük yaşta iken kendine çeşitli oyuncaklar yaparak üstün yeteneklerini göstermiştir.O dönemde Pisa kenti iyi bir öğrenim merkeziydi.Bu durum onun yeteneklerinin gelişmesinde etkin rol oynamıştır.Babasının da yönlendirmesiyle öğrenimine tıp fakültesine başlar.Fakat hekimlikten daha çok ilgisini fizik, matematik çekmektedir.Bu arada dinlediği bir konferans üzerine geometriye büyük bir ilgi duymaya başlar ve önce kapı aralıklarından izlediği matematik derslerinin daha sonra ateşli takipçisi olur.Ne var ki ailesinin geçim sıkıntısı yüzünden üniversiteden ayrılmak zorunda kalır, özel derslerle geçimini sağlamaya çalışır.Çok geçmeden bazı buluşları sayesinde adını ilim meclislerinde duyurur ,bunun üzerine ayrıldığı Üniversite kendisini matematik okutmanı olarak çağırır.
Pisa üniversitesinden korkusuzca ifade ettiği düşünceleri dolayısıyla ayrılmak zorunda kalır ve 1592 yılında Padua üniversitesinde matematik pröfesörü olarak göreve başlar.Burada Euclid geometrisi ve astronomi derslerine girer.
Galileo’nun bilime başlıca katkıları şöyle özetlenebilir;
Fizikte devinime ilişkin;Daha önce devinim içinde olan bir nesnenin kendi haline bırakıldığında duracağı sanılıyordu.Galileo ise bu sanıya ters düşen bir düşünce ortaya koydu;devinen bir nesne dış etkenlerden serbest kaldığında devinimini tek düze bir hızla sürdürür.Nesnelerin deviniminde dış güçlerin etkisinin hızda değil ivmede kendini gösterdiğini ifade eder.Bu olay Galileo’ya serbest düşmeye ilişkin deneylerini açıklama olanağı sağlar;O zamana kadar bilinen, cisimlerin yere düşme hızlarının ağırlıklarıyla orantılı olduğuydu.Yani aynı yükseklikten yere bırakılan 2kg. ve 1kg. ağırlığındaki iki cisimden birincisi yere ikincisinin yarısı kadar zaman diliminde ulaşmasıydı.Galileo yere düşen cisimlerin düşme hızlarının ağırlıklarıyla ilşkisi olmadığını ifade etmiştir.
Fizik ilmine bir başka katkısı ise mermilerin parabolik hareket ettiğidir.
Galileo’nun astronomi bilimine de sayısız katkıları olmuştur.Ilk astronomik teleskop Galileo tarafından Venedik’te yapılmıştır(1609).(Ilk teleskobu 1600′lerde Lippershey adlı Hollandalı optisyen yaptı.)Sonuç olarak teleskobu gökyüzünü incelemek için kullanan ilk bilim adamıdır. Galileo teleskobuyla gökyüzünü inceleyerek o güne kadar bilinmeyen bazı yıldızları keşfetti.Venüs’ün evrelerini ve Güneş lekelerini ilk gözleyen kişidir.Galileo’nun en büyük başarısı kuşkusuz Jüpiter’in dört uydusunu tespit etmesidir.Bir diğeri de, Ay’ının hep sanıldığı gibi pürüzsüz bir nesne değil , engebeli , dünyaya benzer bir nesne oluşuydu.
Galileo yaptığı araştırmalar sonucunda Kopernik’in ve dostu Kepler’in Dünya’nın evrenin merkezi olmadığı, Dünya’nın kendisinin ve Güneş’in etrafında döndüğü görüşünü destekledi. Fakat Galileo Kepler ve Kopernik’in teorilerini destekleyerek engizisyonun tepkisini çekti.1616 da Engizisyon önüne çağrılan Galileo istenildiği üzere Kopernik sisteminin ne sözlü ne de yazılı olarak savunmayacağını ifade ederek bağışlanmasını diler ve aldığı talimet üzere köşesine çekilerek suskunluk içersine girer.Bu arada “Dünyanın iki büyük sistemi üzerine Diyalog” adlı kitabının yazar.Kitapta bir yandan güneş merkezli sistemin doğruluğu birtakım ince tartışmalarla kanıtlanırken diğer taraftan da resmi görüşle sinsice alay edilir .Kitap beklenenden fazla ilgi görmüştür.Bu ilgi üzerine Engizisyon Galileo’yu tekrar çağırır tekrar tövbe ettirtir.
1637′de kör olunca teleskoptan uzaklaşmak zorunda kalır.Son nefesine kadar bilimsel çalışmalarına devam eder.Galileo bilime yaptığı katkıların yanında koyu taassuba ve cehalete karşı açtığı savaşla da ölümsüzleşmiştir.Kilise işlediği ayıbın ezikliğinden bugün bile tam kurtulmuş değildir.
Otuz yıl once Bruno’yu yakarak cezalandıran Engizisyon Glileo’ya daha ılıman bir ceza verir ve ev hapsine mahkum eder.Yaşlı bilgin hayatının son döneminde iyice çökmüş bir vaziyette Floransa’da hayata veda eder

Gauss (1777 – 1855)


Alman astronomu, matematikçisi ve fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş zekası, matematiğe karşı zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini çekti. Dük, okul masraflarını üzerine alarak O’ nu Göttingen Üniversitesine gönderdi. Henüz 16 yaşındayken Herschel’in 1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin yörünge elemanlarını hesaplayarak, Yer’in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu gezegenin yörünge elemanlarını bulmaya yarayan ve günümüzde hala kullanılan bir metot ortaya koydu. 1798 de Helmesdt’e yaptığı bir inceleme gezisinden sonra, Braunschweig’a döndü ve birkaç yıl içinde kendisini büyük matematikçiler sırasına koyacak bir seri çalışma raporu yayımladı.
Sayılar üzerine incelemeleri topladığı Disqvisitiones Arithmetice’de (Aritmetik Araştırmalara) (1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri, serilerin yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da, küçük gezen Cerez’in keşfinden sonra Gauss, çeşitli gökmekaniği araştırmaları yaptı, hayatının sonuna kadar bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807) .Theoria Motus Corporum Coelestium In Sectionibus Conicis Solem Ambientium (Konik kesitIi ? gökcisimlerinin güneş çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı ünlü eserini yazd1. Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797 de yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka, yanılmalar teorisi ve iki terimli denklemlerin çözümü için genel bir metot buldu; uygun-tasvir üzerine araştırmalar, yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca Sperficien Curvas’ta (eğri yüzeyler üzerine genel araştırmalar) (1827) , ispat ettiği ünlü teoremi de yazmak gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat uzatılamayan bir yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının ölçülmesi sırasında (1821,1824), Gussu, geodezi çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için, kendi adını taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın ışık ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin genel teorisini kurdu. Elektrikle özelIikle magnetizma ile ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat etti. Ve Resultate Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde, magnetizmanın, matematik teorisini formülleştirdi. Suclides’ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde, bu konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss, Balyai ve Labocewsky’den önce çalışmalar yapmış ve başarı sağlamıştı.

Harizmi (780 – 850)


Harizmi kentinde doğan Harizmi, bugünkü cebir ve trigonometrinin kurucusu sayılır. Avrupa’lıların en çok yararlandığı bir matematikçidir. Çalışmalarını bir süre Bağdat’ta sürdürdükten sonra Afganistan’a, oradan da Hindistan’a geçti. Hint’li bilginlerle tanıştı ve Hindistan cebiri ile ilgilendi.. 830 yılında, çalcşmalarını daha önce çalıştığı Halife Me’mun’un kitaplığında sürdürdü. Cebir üzerinde çok sayıda eser verdi. Bunların birçoğu Latince’ye çevrilmiştir. Descartes’e kadar batı bilim dünyasında egemen olan Harizmi ve Harizmi cebiriydi. Bu nedenle Harizmi dünya çapında bir matematikçidir. Batılı kaynaklar da bunu böyle yazmaktadır. En önemli eseri, “Cebir ve Mukayese Hesabı” dır. Deneyler, enlem ve boylam kitapları vardır. Ayrıca bir de gökyüzü atlası vardır. Hindistan matematiğini dünya ya tanıtan yine Harizmi’dir
 

Lazare Nicolas Marguérite Carnot (1753 – 1823)


Askeri mühendis ve Fransız ihtilalinin büyük bir kumandanı olarak da ün kazanmış bir matematikçidir. Mekanik Denge ve Hareket Hallerinin Temel Prensipleri adlı eseri başlıca bilim ürünlerindendir (1803). Makinelerle ilgili değerli görüşleri arasında, hızların ani değişiminin sonucu olan zinde kuvveti kaybı ile ilgili olarak : “Kuvvetten kazanma karşılığında daima, ya zaman ya da hız kaybı olur” prensibini ileri sürmüştür. Genevre’de yayınladığı “İnfinitezimal hesap üzerine düşünceler” adlı eseriyle, hayatının son günlerinde yazdığı “Transversaller Üzerine Deneme” ile “Konumlar Geometrisi” adlı yayınları da ilgili çekicidir.
Carnot, bir cebir denklemine ait köklerin geometrik anlamları üzerinde de araştırma ve çalışmalarda bulunmuştur.
Şunu da belirtelimki, geometrik şekillerle ilgili problemlerde -bugün artık bütün matematikçiler tarafından kabullenmiş bulunan- (I) ve (-) işaretlerinin kullanılmasını usulünü Carnot’a borçluyuz. Zıt yönlü doğru parçaları ve açılar için bu tür bir işaretleme yapılması, şekillerin her çeşit halleri için uygulanabilir formüller elde edilmesi sonucunu doğurmuş, kolaylık sağlamıştır. Bu tür yönlü kemiyetlerle (kuvvet, hız, ivme gibi) vektörel büyüklükler denildiği ve özellikle fizikte böyle bir ayırım yapılmasının zorunlu olduğu bilinmektedir.
 

Leonhard Euler (1707 – 1783)


18. yüzyıl İsviçre’si, matematikçiler ailesinin en meşhur matematikçisidir. Çağdaşları tarafından “Canlı Analiz” adı ile belirtilir. Aynı zamanda; matematik tarihinde, en çok eser ortaya koyan matematikçi olarak görülür. Kaynaklar, matematikle ilgili ortaya koyduğu eser sayısını seksen olarak belirtir.
İsviçre’nin Bale şehrinde, 15 Nisan 1707 tarihinde doğmuştur. Ertesi yıl, babası Paul Euler ve Annesi Merguerite Brucker ile birlikte, babasının kalvinist papazı olduğu Bale şehrinin yakınındaki Richen köyüne yerleşti.
Genç yaşta Bale Üniversitesi’ne girerek teoloji ve İbranice öğrenimi de gördü.
Büyük Petro’nun Rusya’ya getirdiği ressam Gsell’in kızı ile evlendi. Çocuklarını çok severdi. Sekizi küçük yaşlarında ölen on üç çocuğu oldu. 1735 yılında aşırı çalışma sonucu beynine kan hücüm ederek, sağ gözünü kaybetti. Gittikçe artan bir körlük sonucu, geri kalan ömrünü üzüntü içerisinde geçirdi.
1736 yılında, karısının ölümü, O’na büyük üzüntü kaynağı oldu. Ertesi yıl, ilk karısının üvey kardeşi Salomone A. Gsell ile evlendi. Başka bir büyük felaket de, sol gözünü iyi etmek ümidi ile yapılan ameliyatın muvaffakiyetsizlikle neticelenmesi oldu. Başlangıçta ameliyat başarılı geçti. Sonraları, yaranın iltihaplanması sonucu, şiddetli acılar çekti.
7 Eylül 1983 tarihinde, 77 yaşında iken, beyin kanaması sonucu hayata gözlerini kapadı.

İLMİ ŞAHSİYETİ
İlk matematik bilgilerini, babası Paul Euler’den aldı. İlahiyat öğrenimi görmek üzere, Basel Üniversitesine gönderildi. Burada Jean (I) Bernovilli ‘nin derslerine devam etti. O’nun oğulları ile yakın arkadaş oldu. Onlar, Katerina I tarafından Saint-Betesburg’a çağrılınca, Euler de beraber gitti. 1732 yılında, İsviçre’ye dönen Daniel Bernouilli’nin kürsüsünde, O’nun yerini aldı. 1735 yılında, Mekanik Üstüne İnceleme (Traite Comple de Mecanique) adlı kitabı yayımlandı. Bu eserdeki konular, analizin, hareket bilimine uygulandığı ilk eserdir. 1741 yılında, Frederich II tarafından Berlin’e davet edildi ve 1744 yılında, Berlin Akademisi Matematik Bölümü Müdürü oldu.
Kendilerine oranla, bazı belirsiz fonksiyonların, bütün öteki fonksiyonlardan daha büyük ve daha küçük olduğu eğrileri veya yüzeyleri belirlemeye yarayan, Eş Çevreler Teorisi (Theorie des Isoperimetres) adlı eserini bu sırada bitirdi. Euler, bu eserinde, konu ile ilgili çözümlerin metodunu geliştirdi ve bunu genel bir formülle gösterdi. Aynı yıl, Gezegenlerin ve Kuyrukluyıldızların Hareket Teorisi (Theroie du Mouvement des Planetes et des Cometes) adlı eserini yayımladı. Mıknatıslanma Torisi (Theroie de L’ Aimantation) için, Paris Fen Akademisinin koyduğu ödülü kazandı. Bu yıllarda, Prusya Kralı’nın istediği, balistik problemleri çözdü. Kralın yeğeni, Anhalt-Dessau Prensesi, O’ndan fizik dersleri almak istedi. Yine bu sırada, Sonsuz Küçükler Analizine Giriş (İntroduction in Analysis İnfinitrom) (1748) ve Diferansiyel Hesabın Kuruluşları (İntotuones Calculi Differeniolis) (1755) adlı iki eseri yayımlandı. Bu kitaplar, uzun yıllar, konusu ile ilgili temel eserler sayıldı.
1776 yılında; Katerine II tarafından, Saint-Petersburg’a çağrıldığı sırada, öbür gözünü de kaybetti. Fakat bu sakatlık, O’nu çalışmalarından alıkoymadı ve İntegral Hesabın Kuruluşları (İnstitutiones Calculi İntegralis) (1768-1770) adlı eserinin çıkmasına engel olmadı.
Paris Fen Akademisi, Euler’in birçok çalışmalarını mükafatlandırmıştı. Ay teorisini, yeniden geliştirmesi için, 1770 ve 1773 yıllarında bir yarışma açtı. Bu yarışmayı, Euler ve oğlu Johann Alberecht kazandı.
 

Newton

Galile öldü; Newton doğdu. Bu iki dehanın aralarında ortalama bir yaşam süresi var; ama onlar arasında bu raslantının ötesinde bağlantılar vardır. her şeyden önce Newton’un kendi çalışmalarına Galileo’nun bıraktığı noktadan başladığını, yani bu ikisinin arasında bir geçiş aşaması oluşturan üçüncü bir kişinin bulunmadığını biliyoruz.
Newton, dünyaya yaklaşık olarak iki ya da üçyüz yılda bir geldiğini söyleyebileceğimiz ender görülen türde bir bilim adamıdır. Üstelik bu özelliği yaşamının çok erken bir aşamasında kendini belli etmiştir. Son zamanlarda fizik çevrelerinde Newton’un başarısının gereğinden fazla abartılmış olduğunu düşünme yolunda bir eğilim ortaya çıkmıştır.
Çağdaş fizikçilerin büyük bir bölümü bugün Newton’un buluşlarının gerçekte sanıldığı kadar büyük bir önem taşımadığını, fizik alanında Newton’a gelene dek erişilmiş olan düzey gözönüne alındığında Newton olmasa da çağdaşlarından herhangi birinin bu buluşları gerçekleştirmiş olacağını ileri sürmektedirler.
Buna karşılık Newton’u, çağdaşlarından ayıran bir özellik O’nun yanıtlara çok kısa bir süre içinde erişmiş olmasıdır (Her ne kadar bunu açıklaması için aradan yirmi yıl geçmesi gerektiyse de yanıtların hemen hemen tümünü daha 21 yaşındayken biliyordu).
Copernicus, Kepler ve özellikle Gallileo’nun, bilimin henüz varlığını sürdürebilme yolunda savaş vermek zorunda olduğu bir çağda yaşamış olmalarına karşılık, Newton bu savaşın artık kazınılmış bulunduğu bir dünyaya gelmişti ve bu yüzden de kendisinden öncekilere kıyasla daha şanslıydı.
Diğer yandan bazı yönlerden olumsuz olarak tanımlanabilecek bir kişiliğe sahip olduğu da söylenebilir. Örneğin kuruluşundan bu yana Kraliyet Bilim Derneği’nden istifa eden çok az sayıdaki bilim adamından biri olan Newton’un bunu yapmasının nedeni diğer üyelerin kimi zaman onun görüşlerine katılmaması ve hatta bunların aksini ileri sürmeye kalkışmalarıydı (Buna karşılık yaşamının daha sonraki bir evresinde “yuvaya dönmeye” razı edilmiş ve son yirmi beş yılını derneğin başkanı olarak geçirmiştir.
Newton, çalışmalarını kimsenin yardımına başvurmaksızın tek başına yürütmeyi seçen bilim adamlarından biriydi. Buluşlarının en önemlilerini Londra’da veba salgınının başgöstermesi üzerine 1665 yılında buradan kaçarak sığındığı doğum yeri olan Lincolnshire’daki Woolsthorpe Kasabası’nda kaldığı süre içinde gerçekleştirmişti.
Küçük bir çiftçi olan babası kendi doğmunudan kısa bir süre önce ölmüş olduğu için Woollsthorpe’da ve daha sonra girdiği Cambridge Üniversitesi’ndeki tüm harcamalarını amcası karşılamıştı.
Cambridge’deki öğrenciliği boyunca önemli sayılabilecek bir başarı elde etmediyse de tanınmış bir matematikçi olan Profesör Barrow ile yakın bir dostluk kurmuş ve bunun etkisiyle matematiğe yönelmişti.
Newton’un gençlik yıllarına rastlayan 17. yüzyıl başları, matematik bilimin son biçimi almaya başladığı dönemdi. Bugün de kullanmakta olduğumuz matemaiksel simgeler, diferansiyel hesabın ilk aşamaları, matematiksel dizilere ilişkin hesaplar, Descartes’in bulduğu koordinatlar geometrisi ve diğer temel geometrik kavramlar bu dönemde ortaya çıkmıştı.
Uygulama yönünden bunlardan daha da önemlisi sıradan çarpım işleminin yanısıra trigonometriye de büyük ölçüde hizmet eden logaritmaların bulunmuş olmasıydı. Bu gelişmeyi, çağımızda bilgisayarın ortaya çıkmasına benzetebiliriz, çünkü bu sayede astronomi hesaplarının çok daha kolay biçimde ve kısa sürede yapılabilmesi olanağı doğmuştu.
Bugün Newton’un sorularını inceleyecek olursak, bilmediklerinin de bildikleri kadar önemli olduğunu hemen görürüz. Newton’un zihninin nasıl çalıştığını ve bunun kendisini nereye götürdüğünü anlamak için buraya Opticks’in sorularından bazılarına yer vermek gerekiyor:
” Işıkla ilgili bir soruyla başlıyor Newton:
” Yolu üzerinde bulunan cisimler, ışığı etkileyerek ışınların eğrilmesine neden olmazlar mı?
” Birbirinden farklı biçimde kırılan ışınların esnekliği de farklı değil midir?
” Cisimlerin kenarlarından ve yanlarından geçen ışınlar, bir yılanbalığının hareketlerini andırır biçimde öne ve arkaya doğru birkaç kez kıvrılmazlar mı?”
” Işık ve yolu üzerinde bulunan cisimler karşılıklı olarak birbirlerini etklemezler mi?
” Cisimlerin ışığı kırması ve yansıtması gibi ışık da onların ısınmasını ve bu yolla bir tür titreşim yapmalarını sağlamaz mı? Ve bu titreşim ısı dedeğimiz şey değil midir?”
” Siyah renkli cisimler, diğerlerine kıyasla ışığın ısısını daha fazla soğurmaz mı? Ve bunun nedeni bu cisimlere çarpan ışınların geri yansıtılmayıp tam tersine içeri sızması ve sonunda yok olana dek içerde yansımayı ve dağılmayı sürdürmeleri değil midir?
” Işık ile kükürt içeren maddeler arasındaki etkileşimin çok güçlü oluşundan dolayı bu maddeler, diğerlerine kıyasla daha çabuk ateş almazlar ve daha şiddetli biçimde yanmazlar mı?”
Bunu izleyen sorularda ışık yayımının çeşitli biçimleri ele alınmaktadır. O zamanlar insanlar, doğal olarak hala ateşin özelilklerini araştırmaktaydılar; ama ilerde bu konuya ilişkin soruları yanıtlayacak olan kimya bilimi, fiziği oldukça geriden izliyordu.
Ateş ve ısı konularıyla ilgilenenler arasında kimi zaman beklenmedik isimlere raslayabilirsiniz. Örneğin ünlü Fransız yazarı Voltaire, çeşitli cisimleri büyük bir dikkatle ısıtıp tartarak bunların ısılarının soğuk ya da sıcak oluşlarına göre değişmediğini ve dolaysıyla da ısının cisimlerin içinde oluşan bir tür madde olmadığını saptamış ve bu konuda uzun bir makale yazmıştı.
Newton’un çalışmalarının ışık ve ısı etkileşimiyle ilgili bir yanı da şu soruda ifade edilmektedir: Büyük, katı ve sabit cisimler sıcaklıklarını en uzun süre koruyanlar değil midir ve sıcaklığı belli bir derecenin üzerine çıkarıldığı zaman böyle bir cisim bu yüksek sıcaklığın kendi içinde yansıması ve dağılması nedeniyle ışık yaymaya başlayıp, böylece daha da çok ısınmaz ve sıcaklığı güneyinki gibi olana kadar da ısınmayı sürdürmez mi?
Newton burada, maddelerin belli bir dereceye kadar ısıtılması durumunda ışık yaymaya başlayacaklarını ve bu noktadan sonra kendi kendilerini otomatik olarak ısıtmayı sürdüreceklerini anlatmaktadır. Bundan sonra ışığın ağtabaka üzerindeki etkilerine değinen ve böylelikle fizyolojik optik alanına giren Newton’un sorularını şöyle sürdürdüğünü görüyoruz:
“Seslerin uyumu ya da uyumsuzluğunun havadaki titreşimlerin özelliklerinden kaynaklanması gibi renklerin gösterdiği uyum ya da uyumsuzluklar da buna benzer biçimde optik sinirler tarafından beyine iletilen titreşimlerin niteliğine bağlı değil midir?”
Aslında bu görüş çoğu kimseye akla yakın gelmiş olacak ki bu yönde çeşitli araştırmaların yapıldığını biliyoruz; ama sonunda bunun doğru olmadığı ortaya çıkacaktı. Bundan sonra Dalga Kuramı’nı ele alan Newton, ışığın çeşitli ortamlardaki yolculuğuna ilişkin düşüncelerini şu soruda dile getirmektedir:
“Işığın kırınımı, eter ortamının farklı yerindeki farklı yoğunlukların sonucu değil midir ve ışık her zaman bu ortamın daha yoğun bölümlerinden geri dönmez mi? Su, cam, kristal, değerli taşlar ve buna benzer diğer maddelerin içindeki eter havanın ve diğer maddelerin olmadığı geniş boşluklarda daha yoğun olarak bulunmaz mı?”
Burada Newton, ışığın maddenin değil, eterin yokluğundan etkilendiğini ve maddenin içinde bulunan eterin boşluğu dolduran eter kadar yoğun olmadığını, buna bağlı olarak da ışığın katı ortamlarda daha hızlı hareket ettiğini ileri sürmektedir. 19. yüzyılda ışığın su ve katı maddeler içinde eriştiği hızların saptanması ile bu soru da yanıtlanmıştır.
Newton, Opticks’de kas hareketlerinin özellikleri üzerinde de durmaktadır (Aslına bakılırsa fizik ve biyofizik alanlarına girip de şu ya da bu biçimde Newton’un eserlerinde ele alınmayan bir konu bulmak neredeyse olanaksızdır). Örneğin maddelerin birbirini tutma ya da birbirine yapışma eğilimine değinen Newton, bu konuda şöyle der:
Herhangi bir maddenin çeşitli bölümlerinin yapışma, sürtünme ya da aşınmasından doğan direnç, maddenin daha küçük parçalara bölünmesiyle zayıflatılabilir.. Diğer yandan bu direncinin “vis inertiae” den kaynaklanan bölümü, maddenin yoğunluğu ile oratılı olduğundan bu yoğunluğun azaltılması dışında herhangi bir yolla zayıflatılması söz konusu değildir.
Bu garip ama gerçek olgunun nedeni, çok yüksek yönsel hızlardaki hareketlerle bağlantılı olarak ancak son zamanlarda anlaşılabilmiştir. Herhangi bir hareketin yönsel hızı çok yüksek değilse gösterdiği davranış ortamın özellikleri (Young modulus’u ya da diğer bir özellik) tarafından belirlenir. Buna karşılık yüksek yönsel hızlarda belirleyici etken yoığunluktur.
Örneğin çok güçlü bir patlamanın yol açtığı yüksek hızdaki bir şok dalgasının içerdiği ince ve gevşek durumdaki tozun hareketi, önüne çıkan kağıt mendil kadar ince bir engel tarafından 90 derecelik bir açıyla yolundan saptırılabilir.
Soruları kimya ile bağlantılı olarak sürdüren Newton, en sonunda atomun tanımlanması sorununa gelmektedir: Cisimlerin en küçük parçalarının sahip oldukları ve onların davranışlarını yöneten bir takım özellikler yok mudur?
Bütün bunları gözönüne aldığım zaman bana öyle geliyor ki Tanrı başlangıçta maddeyi bölünemez, katı ve hareketli parçacıklardan yaratmıştır ve yaratılışın ilk aşamasında ortaya çıkan bu parçacıklar daha sonra onlardan oluşan tüm cisimlere kıyasla o denli daha çok katıdır ki onlar gibi aşınmaları ya da parçalanmaları sonsuza dek olanaksızdır.
Parçacıklar kendileri değişebilselerdi Dünya yüzündeki her şeyin doğası ya da sahip oldukları özelliklerin de aynı biçimde değişmesi gerekirdi. Bu durumda parçacıklardan oluşan her şey gibi su ve toprak da başlangıçtaki özelliklerini koruyamazlardı.
Doğanın değişmez ve sonsuz olması için de maddesel varlıklarda meydana gelebilecek değişmeler ancak bu parçacıkların farklı biçimlerde birbirlerinden ayrılmaları, hareket etmeleri ve tekrar biraraya gelmeleri ile sınırlanmıştır.
Parçacıklardan oluşan cisimler de böylelikle parçacıkların kendilerinin bölünmesiyle değil, birbirleriyle temas halinde oldukları noktalarda birbirlerinden koparak ayrılmaları ile böünürler.
Newton’un bu sözleri Gassendi’nin atom tanımlaması ile neredeyse aynıdır ve bundan 2.000 yıl önce Democritos’un bu konuda söylediklerinden de önemli bir fark göstermemektedir.
“Öyle sanıyorum ki parçacıkların bu kuvvetten doğan pasif hareket ilkeleri ile bağlantılı bir vis inertiae’si bulunmasının yanısıra hareketleri de yerçekimi, maddelerde çürüme ve fermantasyonu sağlayan etkenler ve cisimlerin birbirine yapışması gibi aktif ilkelerden kaynaklanmaktadır. Kanımca bunlar doğadışı bir takım özellikler olmayıp tam tersine doğanın genel yasalarının ortaya çıkarttığı ilkelerdir ve bunların nedenlerini bilmesek de kanıtlarını doğal olgularla görmekteyiz.
 

René Descartes


Descartes, bir Fransız matematikçisi, bilimadamı ve filozofudur.Modern felsefenin babası olarak bilinir.Fransa’nın Touraine bölgesinin La Haye isimli şehrinde doğmuştur.Poitiers üniversitesinde hukuk öğrenimi görmüştür. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre askeri müesseselerde görev almıştır.Daha sonra bir süre Fransanın dışına seyahatlerde bulunmuştur.Ardından 1628 yılında Fransa’ya geri döner.Aynı yıl felsefe ve optik üzerine değişik deneyler yapmıştır.Daha sonra hayatının büyük bölümünü geçireceği Hollanda’ya gider.
Descartes ilk çalışmasını felsefe üzerine “Denemeler” isimli eseriyle yapmıştir.Bu eser dört bölümden oluşmaktadır; geometri, optik, meteorlar, metod.1649 yılında Descartes Isveç’e kraliçeyi eğitmek üzere davet edilir.Bir sonraki yıl zatürrden hayata gözlerini yumar.
Descartes bilimin ve özellikle matematiğin tümevarım metodunu felsefeye uygulamaya çalışmışır.Meşhur “Cogito, ergo sum”, ” I think, therefore I am” “düşünüyorum öyleyse varım” sözü ona aittir.Bu noktadan başlayarak herşeyi sorgulamıştır kendi varlığını – Yaratıcı’nın varlığını da ve O’na inanma ihtiyacını ifade temiştir.
Descartes bilime ve matematiğe önemli katkılarda bulunmuştur.Optikte yansımanın temel kanununu bulmuştur; geliş açısı gidiş açısına eşittir.Matematiğe olan en büyük katkısı ise analitik geometri üzerine olmuştur.Cebirin geometriye uygulanması üzerine çalışmıştır.Cartesian geometri ifadesini ortaya atmıştır. Eğrileri onları üreten denklemleregöre sınıflandırmıştır.Alfabenin son harflerini bilinmeyen çokluklar için, ilk harflerini de bilinen çokluklar için kullanmıştır.
Eserleri:
La Géométrie
Le Monde, ou Traité de la Lumière
La Dioptrique,
Les Météores,
Meditations on First Philosophy
Principia Philosophiae
 

Thales (M.Ö.624 – M.Ö.547)


Antik dönemin ünlü filozofudur. ataları Fenikelilerdir.. Son
kaynaklar, M.Ö. 625 yılında Milletos’ta doğup, 545′te öldüğünü
kabul eder.
Yaşadığı yıllarda; geniş bir araştırma, inceleme, düşünme ve mühendislik yeteneği ile ilginç bir ticari zekası sonucu üne kavuşmuştur. Miletos Okulu’ nun korucusudur.
THALES zamanımıza kadar intikal eden yazılı bir eser bırakmamıştır. Düşünceleri öğrencileri yoluyla zamanımıza kadar intikal etmiştir.
THALES, ARİSTO’ nun (M.Ö. 384,322) eserlerine atfen, fizik ve doğal felsefenin, EUDEME’ nin (Aristo’nun öğrencisi), eserlerine atfen de astronomi ve matematiğin kurucusu kabul
edilir. Bu tür görüşler, konu ile ilgili yayınlarda her geçen yıl hızla yaygınlaşmıştır. Netice itibariyle de THALES’ e mümtaziyet ve ebedilik vasıfları verilmiştir.
THALES’ in astronomide kurucu addedilmesine ve üne kavuşmasına sebep olan olaylardan birisi şudur.
Atina’da M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde görülebilecek Güneş tutulma olayını, tutulmanın vukuundan önce haber vermiş olmasıdır. Thales’ e büyük ün kazandıran bu olay
Babilleler tarafından bilinmekte idi.
Burada önemli olan, tutulma olayının kendisi değil, haber verenin bu bilgiyi aldığı kaynaktır. Gerçekte: THALES’ in bu bilgiyi eski Mısır ve Mezopotamya’ dan elde ettiğinde bütün
kaynaklar birleşmektedir.
Matematikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri de şunlardı.
Bir dairenin içine üçgen çizme probleminin çözümü. cisimlerin (piramitlerin) gölgesi yardımıyla yüksekliğinin hesabını. üçgenlerin kenarları ile ilgili bağıntılar ters açıların eşitliği konusu, küresel üçgenlerin bazı özellikleri eşkenar üçgenlerin taban açılarının eşitliği teoremi…
Fizikte kurucu addedilmesine sebep olan bilgileri de şunlardır.
Bazı cisimlerin demir üzerindeki çekim etkisi, Nil Nehri’nin taşmasının nedenlerinin açıklanması.
THALES’e atfedilen ve bilimlerde kurucu unvanını almasına sebep olan bu bilgiler, THALES’ten 2000 yıl kadar önceleri Eski Mısırlılar ve Mezopotamyalılar tarafından bilinmekte idi. THALES, eski Mısır ve Babil’e yaptığı birçok seyahatleri sırasında, buralarda eski dönemlerin bilim ve tekniklerini dönemin bilginlerinden (kahin, katip, rahip) öğrenmiştir. Bu ilk medeniyetlerin, eski imparatorluk dönemlerinden öğrenmiş ve bu suretle Grek felsefesinin, geometri ve astronomisinin gelişmesine ilk çıkış noktası olarak temel kavramlar edinmiştir.
Ülkemizde, diğer antik dönem bilginlerine olduğu gibi THALES’ e mümtaziyet ve ebedilik verilmesine sebep, Batı’ lı kaynakların yayınlarıdır. Değişik bir ifade ile bilgilerimizin noksan olduğu dönemlerin damgasını taşır.
Bize göre: THALES’in bilim tarihindeki yeri ile ilgili gerçekleri şu şekilde özetlemek mümkündür.
THALES, ilk medeniyetlerin beşiği olan eski Mısır bölgesini uzun yıllar dolaşmıştır. Kaynaklardan bazıları. THALES’in Babil bölgesine kadar gittiğini yazar. THALES eski Mısır ve Mezopotamya’ ya yaptığı bu geziler sırasında matematik, astronomi ve fiziğin temel bilgilerini öğrenerek Atina’ ya döndü. Burada, elde ettiği bilgileri önce sistematize, bilahare de kanuniyet (teori) halinde ifade etmiştir.
Bugün için “saçma” olan şu görüşler de THALES’e aittir: “Yeryüzü, suyun üstündedir ve suyun üstünde tahta parçası gİbi durur, dalgalanır.”, “Kehribar da cisimleri çektiği için ruha sahiptir.”
THALES’ in doğa felsefesi ile ilgili görüşlerini, ayrı bir İhtisas dalı olması sonucu burada konu etmiyoruz Ancak şunu belirtelim. THALES, alemin yaratılışı ile ilgili bilgileri ortaya koyan Antik dönemin ilk bilginlerindendir.

Miletos Okulu’nun Kurucu ve Öğretim Üyeleri
Miletos Okulu’nun Kurucu ve Öğretim Üyelerinin önemli özeIIiği, İyonya’ nın önde gelen bilim, kültür ve sanat merkezi olmasıdır. Aynı zamanda “Miletos Okulu” adlı bir bilim kuruluşuna sahip olmasıdır.
Miletos Okulu’ nun kurucusu THALES’ tİr. Bu okulda THALES’in öğrencileri olarak, ANAXIMANDROS (M.ö. 610-543) ve ANAXİMENES (M.Ö. 546 hayatta) yetişmiştir. Kaynaklar, FİSAGOR ‘un da (M.Ö. Sisam 570 -Metapante 500?) bu okulda yetiştiği ve Thales’in öğrencisi olduğunu belirtir.
Miletos okulu kurucu ve öğrencilerinin en önemli özelliği, keskin bir araştırma, gözlem ve derleme gücüne sahip olmalarıdır. Duyup gördükleri olayların açıklanmasını ve yorumlanmasını en iyi şekilde ifade etmişlerdir.
 

Uluğ Bey (1393 – 1449)


Türk matematikçilerinden birisi olan Uluğ Bey, Timur’un erkek torunlarından hükümdar olanlardan birinin oğludur. Asıl adı Mehmet’tir. Fakat o, daha çok Uluğ Bey adı ile ünlü olmuştur. 1393 yılında Sultaniye kentinde doğmuştur. Timur’un öldüğü sıralarda Uluğ Bey Semirkent’te bulunuyordu. Semirkent ve Maveraülnehir, Mirza Halil Sultan’ın saldırısı ve işgali üzerine babasının yanına gitmek zorunda kalmıştır. Babası buraları yeniden yönetimine alarak on altı yaşında olan Uluğ Bey’e yönetimini bırakmıştır. Uluğ Bey, bu tarihten sonra, hem hükümeti yönetmiş ve hem de öğrenimine devam etmiştir.
Uluğ Bey, bilgin ve olgun bir padişahtı. Boş zamanını kitap okumak ve bilginlerle ilmi konular üzerinde konuşmakla geçirirdi. Tüm bilginleri yöresinde toplamıştı. Uluğ Bey, dikkatlice okuduğu kitabı kelimesi kelimesine hatırında tutacak kadar belleği vardı. Matematik ve astronomi bilgileri oldukça ileri düzeydeydi. Bir söylentiye göre, kendi falına bakarak, oğlu Abdüllatif tarafından öldürüleceğini görmüş ve bunun üzerine oğlunu kendisinden uzak tutmayı uygun görmüştür. Baba ile oğlu arasındaki bu soğukluk, Uluğ Bey’in küçük oğluna karşı olan yakınlığı ile daha da şiddetlenmiş ve sonunda Uluğ Bey’in korktuğu başına gelmiştir.
Uluğ Bey, Semirkent’te bir medrese ve bir de rasathane yaptırmıştır. Kadı Zade bu medreseye başkanlık etmiştir. Rasathane için yörede bulunan tüm mühendis, alim ve ustaları Semirkent’e çağırmıştır. Kendisi için de bu rasathanede bir oda yaptırarak tüm duvar ve tavanları gök cisimlerinin manzaralarıyla ve resimleriyle süsletmişti. Rasathanenin yapım ve rasat aletleri için hiç bir harcamadan kaçınmamıştır. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak on iki yılda bitirilebilmiştir.
Gözlemevinin yönetimini Kadı Zade ile Cemşit’e vermiştir. Cemşit, gözlemlere başlandığı sırada ve Kadı Zade de gözlemler bitmeden ölmüştür. Gözlemevinin tüm işleri o zaman genç olan Ali Kuşçu’ya kalmıştır. Bu gözlem üzerine Uluğ Bey, ünlü Zeycini düzenlemiş ve bitirmiştir. Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adı verilen bu eser, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur. Zeyç Kürkani bazı kimseler tarafından açıklanmış ve Zeyç’in iki makalesi 1650 yılında Londra’da ilk olarak basılmıştır. Avrupa dillerinin birçoğuna, çevrilmiştir. 1839 yılında cetvelleri Fransızca tercümeleriyle birlikte, asıl eser de 1846 yılında aynen basılmıştır.
Zeyç Kürkani’nin asıl kopyalarından biri Irak ve İran savaşlarından sonra Türkiye’ye getirilmiş ve halen Ayasofya kütüphanesindedir. Bir hile ile oğlu Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürülmüştür.
 





Şarkıcı BİYOGRAFİLERİ

13 07 2007




Sezen Aksu

12 07 2007

Sezen Aksu – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Sezen Aksu resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

13 Temmuz 1954′de İzmir’de doğdu. Ziraat fakültesindeki öğrenimini yarıda bırakarak profesyonel sarkıcılığa başladı. 1970′lerin ortalarında ‘Kaybolan Yıllar’, ‘Gölge Etme’ gibi sarkılarla yıldızı parladı. Şarkılarının çoğunu kendi besteledi. Bazılarının da sözlerini yazdı. İlk kez 1979′da sinema oyunculuğu denedi.- Minik Serçe- oyunculuk yeteneğiyle dikkat cektiği, ‘Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra’ adlı muzikallerdeki ‘Sen Ağlama ‘Geri Dön’, ‘Dağlar Dağlar’ gibi şarkılarla ününü perçinledi. Sonraki ‘Git’ kasetiyle zirvedeki yerini aldı. Türk pop muziğinin en güçlü seslerinden Sezen Aksu, Aşkın Nur Yengi, Sertab Erener, Levent Yüksel, Tilbe gibi bir zamanlar vokalistliğini yapmış gençleri pop muziğimize kazandırdı. Üç kez evlendi ve bir çocuk annesi…

Sezen Aksu’nun albümleri: Serçe, Ağlamak Güzeldir, Firuze, Sen Ağlama, Git, Sezen Aksu ‘88, Sezen Aksu Söylüyor, Gülümse, Deli Kızın Türküsü, Işık Doğudan Yükselir, Gül Bahçeleri, Düğün ve Cenaze, Adı Bende Saklı, Sarı Odalar(Ben Seni Çok Sevdim Oğlum), Deliveren, Şarkı Söylemek Lazım

Dillerden düşmeyen bazı sarkıları: Kaybolan Yıllar, Gölge Etme, Yak Bir Sigara, Firuze, Hata, Ağlamak Güzeldir, İkinci Bahar, Dilimin Ucunda Kelimeler, Geri Dön, Tukeneceğiz, Git, unzile, Değer mi Hiç, Sarışınım, Bir Çocuk Sevdim, Seni İstiyorum, Şinanay, Gidiyorum, Belalım, Hadi Bakalım, Gülümse, Masum Değiliz, Deli Kızın Türküsü, Tenna…

Gidemem
Bazen Daha Fazladır Her Şey
Bi Eşikten Atlar İnsan
Yüzüne Bakmak İstemez Yaşamın
O Kadar Azalmıştır Ki Anlam

O Zaman Git Hemen Radyoyu Aç Bi Şarkı Tut
Ya Da Bi Kitap Oku Mutlaka İyi Geliyor
Ya Da Balkona Çık Bağır Bağırabildiğin Kadar
Zehir Dışarı Akmadan Yürek Yıkanmıyor

Ama Fazlada Üzülme Hayat Bitiyor Bir Gün
Öyle De Böyle De Ayrılıktan Kaçılmıyor
Hem Çok Zor Hem De Çok Kısa Bir Macera Ömür
Ömür İmtihanla Geçiyor

Ben Bu Yüzden Hiç Kimseden Gidemem Gitmem
Unutmam Acı Tatlı Ne Varsa Hazinemdir
Acının İnsana Kattığı Değeri Bilirim Küsemem
Acıdan Geçmeyen Şarkılar Biraz Eksiktir

Bi Şiirden, Bi Sözden
Bi Melodiden, Bi Filmden
Geçirip Güzelleştirmeden Dayanmak Zor
Yıldızların O Işıklı Fırçası Azıcık Değmeden
Bu Şahane Hüzün Tablosu Tamamlanmıyor





Serdar Ortaç

12 07 2007

Serdar Ortaç – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Serdar Ortaç resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

16 Şubat 1970 tarihinde İstanbul’da doğdu.
Ilk öğretiminii Kocamustafapasa’da ve ortaokul öğretimini Suadiye Lisesi’nde tamamladı. Haydarpaşa Meslek Lisesinde torna-tesviye bölümünde liseyi bitirdi.

Yüksek öğretimine Bilkent Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı Bölümünde başladı. Fakat tahsilini tamamlamadan üniversiteden ayrıldı.

1993 senesinde istanbulda özel radyolarda program yapımcısı ve sunucu olarak çalıştı.
Programlarını dinleyen bir plak yapımcısı tarafından Raks müzik şirketi ile anlaşma yapması teklif edildi.Böylelikle o gune kadar yazdıgı şarkılarını, kendi sesi ile seslendirme şansını yakaldı ve ilk albümünü yaptı.1994 yılında ilk albümü “Aşk İçin-Karabiberim” ile muzik dunyasına merhaba dedi.1996′da ikinci albümü olan Yaz yağmuru’nu yaptı.Bu albümün tamamını ispanyolca seslendirerek Meksikada bir albüm yaptı.Daha sonra Türkiye’de de bu albümü , ispanyolca bir single olarak hazırladı.
3. Albümü olan GECELERIN ADAMI, 1998
4. Albüm calısması BILSEMKI 2000

Çakra

Sen git gel görüşürüz
Tenhada aşkı bölüşürüz
Biraz senden , biraz benden
Kalanlardan bölüşürüz

Kalbim adalet peşinde
Hem işinde gücünde
Kendi çakrasında

Vicdan vicdan arıyorum
Her aşkın başında
Kendi gözyaşımda

Yar aynada güvendiğin ne ?
Melekmisin gümüş söğüt dalımı ?
Güzelliğin tükendiğinde
O gözlerin beni unutmamalı.





Rafet El Roman

12 07 2007

Rafet El Roman – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Rafet El Roman resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Rafet El Roman 25 Ağustos 1968 tarihinde Edirne`de doğdu. 1970 yılında ailesi Almanya`ya işçi olarak gitti. Rafet 7 yaşına kadar Uzunköprü Ömerbey Köyü`nde anneannesi ile birlikte yaşadı. İlkokul 1. sınıfı köyde okuduktan sonra Almanya`ya ailesinin yanına gitti. Öğrenimini Almanya`da tamamladı. 16 yaşında ilk söz ve bestelerini yazmaya başladı.

17 yaşında Midnight Entertaintment film şirketine figüran olarak başvurmasıyla sinema hayatının ilk adımını atmış oldu. 1987`de ilk uzun metrajlı filmi `Defender`da başrolü oynadı. Bu yapım Rafet El Roman`ın senaristlik ve yönetmenlik alanında da ilk deneyimlerini yaşadığı filmdi. 1988`de müzik çalışmalarına ağırlık verdi. 1992 yılında Saarlaendischer Rundfunk Radio Kurumu tarafindan Almanya`da `yılın en iyi yeteneği` seçildi.

1994 yılında Frankfurt kültür festivalinde Media Artist Avard – Medya Sanat Ödülü aldı. 1995`de Türkiye`ye gelerek ilk solo albümünü çıkardı. `Gençliğin Gözyaşı` adlı albüm bir milyonu aşan satış rakamlarına ulaştı. 1997`de `En Güzel Günler Senin Olsun` adlı ikinci albümünü çıkardı. Aynı yıl kızı Su El Nur dünyaya geldi. 1998`de Avrupa`da ilk solo albümü piyasaya çıktı. Ayrıca yine 1998 yılında `Propoganda` filmi ile Kemal Sunal, Metin Akpınar gibi Türk Sinema tarihinin dev isimleriyle birlikte başrol oynadı.

1999`da `Hayat Hüzünlü` adlı üçüncü albümüyle yine büyük bir başarı yakaladı. Bu arada ikinci kızı Sevvalnur dünyaya geldi. Rafet El Roman 2000 yılında kendi yöneteceği bir film hakkında açıklamalar yaptı ama bu hayalini gerçekleştiremedi. Ama 2000`de Mehmet Ali Erbil ile Euro2000 Şampiyonası için Milli Takım`a yazdığı `Bir Gol Daha` şarkısını seslendirdi. Rafet El Roman aynı yıl bir de `Dar Alanda Kısa Paslaşmalar` adlı sinema filminde Müjde Ar`la birlikte başrol oynadı. Rafet El Roman, 2001 yılında yeniden müziğe döndü ve `Hanımeli` adlı albümünü çıkardı. Sonraki iki yılda, `5 Nr Aşk` albümünün yanı sıra, eşiyle olan problemleri de onu sık sık magazin gündemine taşıdı.

Bana Sen Lazımsın
Söz:Can Şanıbelli- Raffet El Roman – Müzik:Ender Gündüzlü- Rafet El Roman

Ne güz, ne güller ister
Bu kalp bir sende titrer
Yak hadi durma
Senin bu küller

Ne yaz, ne kışı bekler
Bu kalp bir seni özler
Vur hadi durma
Senin bu izler
Bana sen lazımsın

Teselli aramak zor gelir
Giden sevgili arkasında
Yürek paramparça bir halde
Bedenim darmadağın

Giderken dökülen göz yaşlarım
Ne ilk, ne son
Sadece zamansız yaşandı her şey
Anladım, sana geç kaldı bu ömür
Darmaduman

Bırakıp bir kenara yaşanan her şeyi
Atıyorum kendimi gecelere
Bir başka sevgilide avunurum diye
Süründü bu gönül elden ele

Ne güz, ne güller ister
Bu kalp bir sende titrer
Yak hadi durma
Senin bu küller

Ne yaz, ne kışı bekler
Bu kalp bir seni özler…





Pamela

12 07 2007

Pamela Spence – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Pamela Spence resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Pamela Spence, hem oyuncu hem de müzisyen. İlk önce ‘Atları da Vururlar’da oyuncu olarak karşımıza çıkmıştı. Bu onun ilk oyunculuğu değildi ama bu rolle dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.

Çeşitli dizilerde ve kısa filmlerde de rol alan Pamela Spence, daha sonra Teoman’ın vokalisti olarak ilgimizi çekti. Şimdi de kendi albümü ‘Eğer İstersen’le karşımızda. Pamela, albümünde 1980′lı yılların syntp pop dans müziğini günümüze uyarlayarak yorumluyor.

İstanbul

Bir ortak geçmişimiz var, bir de hep açık yaralar
Kendine hatırlattığın: fazla parlamış anılar!
Karşıma her yerde çıkan otuz yaş üstü adamlar,
“Hep seni sevmiştim” diyen bir şeyler bekleyen bakışlar!
Yerçekimine yenik üstün başın
Bir de hep güzel tınlamış adın adın
Cebinde bir tek numaran kalmış artık
Herkes için bir tadımlık
İstanbul seni hapsetmiş , eski bir banda kaydetmiş
Yüzlerce binlerce insan aman allah hep bu şarkıyı söylemiş
İstanbul seni kaybetmiş, ilaçlayıp berbat etmiş
Davul gib gerilen derini, aman alla, kim bilr kimler inletmiş?
Eğer “sana ihtiyacım var” dersen; hemen gelebilirim
Kendinden bir vazgeçersen eğer; gerçekten sevebilirim
Aşkımı gördüğüm zaman, yenilmiş olman farketmez
Sen kendini sevmezsen eğer; kimse gerçekten affetmez!
İstanbul seni hapsetmiş…





Özcan Deniz

12 07 2007

Özcan Deniz – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Özcan Deniz resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Fantezi müziğinin genç yorumcularından Özcan Deniz, 1972 yılında Ankara’da doğdu. Sanatçı, 1977 yılında ailesiyle birlikte Aydın’a yerleşti. Erken yaşta okumayı bıraktı ve müzikle uğraşmaya karar verdi. 13 yaşındayken İzmir’de şarkı söylemeye başladı ve 16 yaşında Antalyada şarkı söyleyerek tüm ailesini geçindirecek parayı kazanmaya başladı. 17 yaşında İstanbul’a geldi ve burada bir süre pavyonlarda çıktıktan sonra 18 yaşında Almanya München’e gitti. Yaşar Yağmur’la tanıştı ve böylece “Yine Ağlattın Beni” adını taşıyan ilk albümünü çıkardı. Almanya’da 3 yıl kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Burada Hilmi Topaloğlu ve Mahsun Kırmızıgül ile tanıştı.

İlk albümü olan”Meleğim” piyasaya çıktığında büyük tirajlara ulaştı. Sanatçı bunun dışında “Beyaz Kelebeğim” ve “Yalan mı” isimli albümlerinde de hedeflenen tirajlara ulaştı. Fakat askerlik nedeniyle müziğe 3 yıl ara verdi. Askerliğinin bitişinden sonra tekrar İstanbula gelerek albüm ve dizi çalışmalarına başladı. “Çoban yıldızı” ve “Aslan gibi” albümlerini çıkardı. Albüm çalışmlarının yanında televizyonlarda da oynayan sanatçı “Aşkım Dağlarda Gezer” dizisi ile oyunculuk hayatına başladı. 2002 yılında hem müzik hem dizi alanında büyük bir başarı yakaladı. Asmalı Konak dizisinde Ürgüp’ün en zengin ve en büyük ağası olan Seymen Ağa karakterini canlandırdı ve bu dizi Türk televizyon tarihinin en çok reyting alan dizisi oldu.

“Leyla” albümündeki şarkılarıyla da çok konuşulan sanatçı, 2003 yılında vizyona giren, senaryosunu Levent Kazak’ın yazdığı, aralarında Ali Poyrazoğlu, Yavuz!Bingöl, Pelin Batu, Özlem Tekin, Mehmet Günsür, Levent Kazak, Athena topluluğunun solisti Gökhan Özoğuz, Seray Sever gibi sanatçıların yer aldığı ve Çanakkale’de kısa dönem bedelli askerlik yapan birliğin başından geçen ilginç maceraları ve askerlik yaparken “gerçek hayatla tanışmalarını” konu alan “O Şimdi Asker” adlı sinema filminde başrol oynadı.

Kal De

En derin aşklarda bile yaşanır bu gelgitler
Her insanın içindedir bu hırçın dürtüler
Bazen bir an olur ki şaşırırsın olanlara
Hiç olmadık yere sürerler bu zamansız öfkeler
Yalnız kalınca kendinle pişmanlık sarıverir
Ama giden çoktan gitmişse çareler çaresizdir
Kal de hadi kal de bana kal de kalayım
Bana kal de hadi gitme de bana kal de kalayım





Özlem Tekin

12 07 2007

Özlem Tekin – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Özlem Tekin resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

18.11.1971 Amerika California doğumlu ve yengeç burcu olan Özlem Tekin.Babası Prof.Dr.Talat Tekin’in Berkeley Üniversitesinde öğrenim görevlisi olması nedeniyle uzun bir süre Amerika´da kaldı.İlk öğretime başlamadan önce Türkiye´ye (Ankara´ya) geldi.

İlk öğretimi Fransızca eğitim veren Tevfik Fikret Lisesi´nde bitirdi ve bu süre boyunca piyano dersleri aldı.Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı sınavlarına girdi ve klarnet bölümünü kazandı.Tüm konservatuar eğitimi boyunca Ankara´da sahne çalışmaları yaptı. Yaz dönemlerinde Bodrum başta olmak üzere, çeşitli tarzlarda (İngilizce pop, rock, heavy metal, punk, caz) müzik yaptı.Konservatuardan 1991-1992 yılında mezun oldu.

İstanbul´daki Lokomotif grubundan aldığı teklif üzerine İstanbul´a geldi.Kısa bir süre Lokomotif´le çalıştıktan sonra Volvox grubu ile Türkiye´de hiç denenmemiş bir sahne çalışmasını gerçekleştirdi ve iki yıl non-stop müzik yaptılar.Akustik gitara merakı olan Özlem kendi kendine bu aleti çalmayı öğrendi. Öğrenmekle kalmadı Akustik gitarla besteler yapmaya başladı.

Diskografi:
Kime Ne
Öz
Laubali
Tek Başıma

Adımı Söyle

Hiç dokunmadan ses çıkarmadan
Bana gel öyle
Kimse görmeden hiç değişmeden
Bana gel öyle
Yaklaş… adımı söyle
Adımı söyle
Yüzümü gizle
Hiç sevişmeden sabah olmadan
Uzağa gitme
Hiç düşünmeden yara almadan
Beni sev öyle
Yaklaş …adımı söyle
Adımı söyle
Sesimi dinle





Özlem Tekin

12 07 2007

Özlem Tekin – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Özlem Tekin resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

18.11.1971 Amerika California doğumlu ve yengeç burcu olan Özlem Tekin.Babası Prof.Dr.Talat Tekin’in Berkeley Üniversitesinde öğrenim görevlisi olması nedeniyle uzun bir süre Amerika´da kaldı.İlk öğretime başlamadan önce Türkiye´ye (Ankara´ya) geldi.

İlk öğretimi Fransızca eğitim veren Tevfik Fikret Lisesi´nde bitirdi ve bu süre boyunca piyano dersleri aldı.Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı sınavlarına girdi ve klarnet bölümünü kazandı.Tüm konservatuar eğitimi boyunca Ankara´da sahne çalışmaları yaptı. Yaz dönemlerinde Bodrum başta olmak üzere, çeşitli tarzlarda (İngilizce pop, rock, heavy metal, punk, caz) müzik yaptı.Konservatuardan 1991-1992 yılında mezun oldu.

İstanbul´daki Lokomotif grubundan aldığı teklif üzerine İstanbul´a geldi.Kısa bir süre Lokomotif´le çalıştıktan sonra Volvox grubu ile Türkiye´de hiç denenmemiş bir sahne çalışmasını gerçekleştirdi ve iki yıl non-stop müzik yaptılar.Akustik gitara merakı olan Özlem kendi kendine bu aleti çalmayı öğrendi. Öğrenmekle kalmadı Akustik gitarla besteler yapmaya başladı.

Diskografi:
Kime Ne
Öz
Laubali
Tek Başıma

Adımı Söyle

Hiç dokunmadan ses çıkarmadan
Bana gel öyle
Kimse görmeden hiç değişmeden
Bana gel öyle
Yaklaş… adımı söyle
Adımı söyle
Yüzümü gizle
Hiç sevişmeden sabah olmadan
Uzağa gitme
Hiç düşünmeden yara almadan
Beni sev öyle
Yaklaş …adımı söyle
Adımı söyle
Sesimi dinle





Nazan Öncel

12 07 2007

Nazan Öncel – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Nazan Öncel resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Nazan Öncel 6 Şubat 1956′da İzmir, Karşıyaka’da dünyaya geldi. Gitar çalıp şarkı söylemeye ortaokul yıllarında başladı, ilk sahne tecrübelerini, 1969′da Kervanlar Orkestrası’yla, üç yıl süren beraberliğinde yaşarken, 1971′de 15 yaşında kurduğu Çılgınlar grubuyla birlikte düğün salonlarında ve festivallerde şarkı söyledi. 1976′da İzmir Radyosu’nun düzenlediği bir şarkı yarışmasına “Annem” isimli bestesiyle katılarak birincilik elde etti.

1978′de İstanbul’da ilk 45′lik kaydını gerçekleştirdi. Necdet Koyutürk Orkestrası eşliğinde söylediği “Sana Kul Köle Olmuştum” (söz: Erdener Koyutürk, müzik: Özdener Koyutürk) şarkısı radyo ve televizyonda ilgi topladı. İlk longplay’i “Yağmur Duası” 1982′de yayınlandı. Bu plakta, dönemin sevilen arabesk ve alaturka şarkılarının yanında, –bir tanesi, 1999′da “Aşıklar Parkı” adıyla yeni bir kimlik kazanan “Ben Yalnız Seni Sevdim” olmak üzere – özgün besteleri de bulunuyordu.

Öncel, 80′li yıllar boyunca çeşitli kentlerin otel ve lokallerinde program yaparken hem bu plağın acemiliğini üstünden attı, hem de kendi şarkılarını yazmaya giden yolda mesafe katetti. Tümü kendi kaleminden çıkan şarkılardan oluşan “Bir Hadise Var” albümü, Türkiye’de pop müziğin iyiden iyiye yaygınlaştığı 1992′de çıktı. “ Aynı Nakarat”, “Gitme Kal Bu Şehirde, “Aşık Değilim Olabilirim” gibi şarkılar 90′lı yılların önemli pop klasikleri arasında yerini aldı.

1994′te “Aşk Beklemez”, “Geceler Kara Tren”, “Ben Böyle Aşk Görmedim”, “Dillere Düşeceğiz Seninle” gibi şarkılarla dikkat çeken “Ben Böyle Aşk Görmedim” albümü yayınlandı. Unplugged bir folk-rock albümü olan ve 1995′te çıkan “Göç”, Nazan Öncel’i pop dünyasından biraz uzaklaştırarak “şarkı yazarlığı” geleneğinin bir temsilcisi haline getirdi. “Gidelim Buralardan”, “Sen Beni Öldürüyorsun”, “Bir Şarkı Tut”, “Ağlama Gönlüm” ve “Çocuk Kalbim” sözlerdeki lirik ve sade yapıyla albümün en sevilen şarkıları oldu. 1996′daki “Sokak Kızı” elektro gitar ve elektro bağlamanın başrolde olduğu bir rock albümüydü. Öne çıkan şarkılar, “Erkekler de Yanar” ve “Bırak Seveyim Rahat Edeyim”in yanısıra “Ben Sokak Kızıyım”, “A Bu Hayat”tı. “Demir Leblebi”, 1999′un ürünüydü. “Aşıklar Parkı”, “Bu Havada Gidilmez”, “Zor Dünya” video klipleriyle ilgi görürken, “Sokarım Politikana” ve “Demirden Leblebi” medyanın tutucu kesimlerinin tepkisini çekti. “Kunduram, Sandukam, Zembilim”, “Kız Bebek” ve “Hep Yalnız” dinleyicisinin sevdiği diğer şarkılardı.

Beş yıllık aradan sonra gelen “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” Türkiye’de 2004 yılının en sevilen albümlerinden biriydi. “Hay Hay” ve “Nereye Böyle” dışında “Hokka”, “Gül Pansiyon”, “Ukala Dümbeleği” ve “Otomobil” radyoların gözdesi oldu. Nazan Öncel 1992′den bugüne yayınladığı altı albümde yer alan 65 şarkının tümünün söz ve müziklerini kendisi hazırladı. Bir istisna olarak, 2003 yılında Ahmet Kaya hatırasına yayınlanan “Dinle Sevgili Ülkem” albümünde, Attila İlhan/Ahmet Kaya eseri “Mahur” u yorumladı

Adı, doğduktan 37 gün sonra konmuş. İlk kocasıyla tanıştıktan 37 gün sonra evlenmiş. 18 yaşına girdikten 37 gün sonra da anne olmuş.

Nazan Öncel’le ilgili bu bilgiler bana ‘Herkes İçin Matematik’ adlı kitabı hatırlattı. Yazar, rastlantılar karşısında şaşkınlığa düşmenin sayı cahilliğinden kaynakladığını, farkına varmadığımız daha nice rastlantı olduğunu söylüyor, bunu örneklerle anlatıyordu. Rastlantılarda gizli bir güç arayanlarla da içten içe dalgasını geçiyordu.

Bir kaç 37′nin arka arkaya gelmesi hoş da, 37′ye konu olan olaylar hiç hoş değil. Nazan’ın adı, kızımıza en güzel adı koyalım telaşındaki anne baba yüzünden gecikmiyor. Annesi ikinci kızı doğurunca babası evi terkediyor. Bir süre sonra geri dönüyor, ama bu arada ‘‘at kuyruklu peri’’ dedikleri karşı komşuları bebeğe Nazan adını koyuyor.

Nazan Öncel memur baba ile öğretmen annenin üç kızından ikincisi. İzmir Karşıyaka doğumlu. Fakir ve mutsuz bir ailenin babaanne kucağında büyüyen çocuğu. 5 yaşındayken bir öğlen annesinin eve gelişini hatırlıyor: ‘‘Okuldan geldi, bizi kucakladı. Babaanneme bir şeyler söyledi, ayrılığa dair olsa gerek. Sonra çıktı gitti.’’ Anne Raziye Hanım kocasını ve çocuklarını bırakıp gidiyor. Kızlar babaannede kalıyor.

‘‘Yaşlı bir kadın bize ne kadar sahip çıkabilirse o kadar çıkıyordu. Bir gün okula gitsem, üç gün gitmiyordum. Birkaç yıl, İstasyonlarda, sokaklarda tam bir sokak çocuğu gibi yaşadım.’’

Raziye Hanım tekrar evlenip yeni bir düzen kurunca kızlarını yanına alır. Hatta kızlara çok bağlı olan babaanne de eski gelininin evine taşınır. Ne var ki, Nazan’ın sokakta yakalayamayan tehlike evin içindedir, bu tehlikenin adı da üvey babadır.

Nazan Öncel üvey babasından konuşmayı kesinlikle reddediyor. Ancak biz üvey babayı derin araştırmalardan değil, bizzat Nazan Öncel’in yazıp son albümüne koyduğu ‘‘Demirden Leblebi’’ adlı şarkısından tanıdık.

Üvey baba konusu bizim röportajda da gündeme geldi, bundan sonrakilerde de gelecek besbelli. Üzerinde hiç konuşmak istemediğiniz bir konuyu albüme koymaya nasıl cesaret ettiniz deyince şöyle cevap veriyor: ‘‘Nazan Öncel dinleyen insanların bu şarkıyı hakettiklerini düşünüyorum. Onların, benim yaşamımın bir kesitini daha öğrenmelerinde bir sakınca yok. Ama bunu malzeme yapmayı hiç istemem.’’

Bu olumsuz aile koşullarının da etkisiyle Nazan Önce daha 18′ine basmadan evlenir. Görücü usulüyle evlendikten tanışıp 37 gün sonra evlendiği kocasıyla tam 12 yıl geçirir. Evliliğinin ilk yılında Serkan adındaki tek oğlu dünyaya gelir. Nazan Öncel evliliği boyunca İzmir ve civarında otellerde, kulüplerde sahneye çıkar, müzik çalışmalarına devam eder. Evliliğinin bitme sebebi onun müzik aşkı yüzünden evini ihmal etmesi değil, kocasının ‘‘başka baharlar’’ yaşamak istemesidir.

Nazan Öncel 15 yaşından beri müziğin içinde. Önce lisede korduğu ‘‘Çılgınlar’’ isimli topluluk, düğün salonlarında, lokallerde şarkıcılık. Çeşitli yarışmalarda alınan dereceler, 1978′de çıkan ilk 45′lik, 1982′de yayınlanan ‘‘Yağmur Duası’’ adlı ilk uzunçalar. Nazan Öncel sesini duyurmak için seneler boyunca çabaladıktan sonra, artık olmayacak dediği bir zamanda, ‘‘Bir Hadise Var’’ adlı albümüyle 1992 yılında ünlü oldu. Onu ‘‘Ben Böyle Aşk Görmedim’’, ‘‘Göç’’, ‘‘Sokak Kızı’’ ve ‘‘Demir Leblebi’’ izledi.

Bu albümleri yaparken yanında hep biri vardı. 20 senedir birlikte yaşadığı ve iki sene önce de resmen nikah kıydığı Akşit Togay. Medyada görünmemek için, bırakın bu sayfaya fotoğraf vermeyi, davetlere bile gitmeyen Akşit Bey, ‘‘bir aileye bir kurban yeter’’ diyormuş.

Bu, Akşit Bey’in ikinci evliliği. İlkini Nazan Öncel’in kız kardeşi Pınar Hanım ile yapmış. Nazan Öncel kızkardeşi ile arasındaki anlaşmazlığın bir hayli karışık bu durumdan kaynaklanmadığını söylüyor: ‘‘Bizim ilişkimiz, Akşit, Pınar’dan boşandıktan sonra başladı. Ben kardeşime çok obsiyon tanıdım. Ama o beni haketmiyor. O da müzikle uğraşıyor. Nazan Öncel olmak ona değil de bana nasip oldu ve o bunu kaldıramıyor. O yüzden hayatımdan silip attım onu.’’

Nazan Öncel kız kardeşinin eski kocasında bulduğu şeyi de şöyle özetliyor: ‘‘Küçükken seni seviyorum sözünü duymadıysanız, yetişkin çağlarda duyduklarınıza da inanmıyorsunuz. Güvensizlik duygusu. Güveneceğiniz biri sizi bu yüzden etkiliyor. Bizimkisi dostluk ve güven üzerine kurulu bir ilişki. Aşk ilişkisi olması mümkün değil. Aşk insanın ihtiyacı, ama ben bu ihtiyacı güvende olmak uğruna feda etmeyi tercih ettim.’’

Geceler Kara Tren

Günlerdir kapımı kimseler çalmıyor
Göğsümden içeri yokluğun sızıyor
Bir demlik çayım var tütünümde geçiyor
Duvarlara yazdığım he cümle ağlıyor
Evlerin ışıkları tek tek sönüyor
Bu ev bu nağmeler peşimi bırakmıyor

Geceler kara tren geceler
Yüklüyor bana seni geceler
Bende bir resmin var yüzüme bakmıyor

Kollarım seni ister geceler yine seni
Ne baharın tadı var nede yazın sevgili
Bir dem’lik günüm var ömrüm de geçiyor
Hiç mi aslı yok bunun
Bu asılsız yüzlerin
Dudağından geçtim gözlerin yakmıyor
Vazgeçsen olmuyor ölsen olmuyor





Nil Karaibrahimgil

12 07 2007

Nil Karaibrahimgil – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Müzik, Nil Karaibrahimgil resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

1976 yılında Ankara’da doğdum. Babam Suavi Karaibrahimgil (Sakallı Suavi değildir) müzikomani şarkısıyla tanınır. Gurbetçi ve Biz Sizi Ararız albümlerini yaptı. (82’de ve 92’de) Amcam Selami Karaibrahimgil Modern Folk Üçlüsü’nün elemanlarındandır. Türkiye Turizm Ateşesidir. 1998’de part-time olarak Reklamevi’nde reklam yazarı olarak çalıştım (Reklam fikri bulan ve metnini yazan kişi) 2000’de B.Ü. Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldum. Hüner margarin ve first duo sinema reklamlarıyla reklamcıların en büyük ödülü olan Kristal Elma’lardan aldım. Shoei ilanıyla başarı ödülü de aldım. Hazır Kart “Ben Özgürüm”, Bellona “Bellonayla Bellonayla”(Göksel söyledi), Algida “Aşkımla Erir misin”, “Trendy&Friendly “Trendy&Friendly” jingle’larını yaptım.Hazırkart reklamında oynadım. 2002’de Ozan Çolakoğlu’yla “Nil Dünyası”albümünü yaptım ve sonunda ‘’Nil Fm ‘’ sizlerle..

Erkekler Yüzünden

Selülit kremi ve nemlendirici.
Sabun sürme asitli jolede saç döker.
Oje değil belki ama hafif bir parlatıcı.
Uçuk pembe rujun olmalı yaz makyajı
Gülümse erkekler pozitif kızları sever!
Bir elbisem vardı beyaz şimdi yazlıkta,
Takım hırkasıda vardı sığmadı bavula.
Topuklu giymeliyim ben çünkü boyum kısa
Saçlarımı örmeliyim gördüm şimdi moda
Gülümse erkekler pozitif kızları sever!
Fark etmez zaten ben erkekler yüzünden.
Meşgulum, gelemem ay kaşım ay kirpiğim.
Küsmüşüm bilemem manikür, pedikürüm.
Erkekler yüzünden işsizim, güçsüzüm,
Sahtedir hep gülüşüm o tatsı diyetler
Manikür, pedikürüm… Erkekler!…





Nilüfer

12 07 2007

Nilüfer – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Albüm, Nilüfer Resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Türkiye’nin en iyi vokalistlerinden Nilüfer 1955′de, İstanbul Cihangir’de dünyaya geldi. Nilüfer’in ailesi de müzikle ilgiliydi. Babası çok iyi piyano çalardı. Annesinin de çok güzel bir sesi vardı.

Nilüfer 15 yaşındayken Hafta Sonu Gazetesi’nin “Altın Ses Şarkı Yarışması”na katıldı. İşte bu yarışma ona birinciliği ve şöhreti kazandırdı. Bir anda yaşamı değişen Nilüfer’in profesyonel müzik yaşamı 1972 yılında “Kalbim Bir Pusula” isimli 45′liğiyle başladı.

1973-1978 yılları arasındaki dönemde, sürekli altın plak kazandı. Defalarca yılın kadın sanatçısı seçildi. 80′lere girildiğinde müziğini biraz değiştiren Nilüfer, Osman İşmen’ in arajmanlamasıyla, Türk müziği ve arabesk parçaların pop versiyonlarını seslendirdi.

90′larda da oldukça ilgi toplayan albümler yaptı. “Yine Yeni Yeniden” (1994), “Ne Masal Ne Rüya” (1994), “Nilüfer’le” (1997) ve “Yeniden Yetmişe” (1998) adlı albümler Nilüfer’i yayınladıkları tarihlerin en değerli müzisyenlerden biri yaptı.

1992 yılından beri Unicef’le ilgili çalışmalar yapan Nilüfer, 1998 yılından bu yana da Unicef’in iyi niyet elçisi…
Karar Verdim

Karar verdim unutmaya
Karar verdim ayrılmaya
çekip gitsem buradan
gitsem çok uzaklara
Çocuk gibi mutlu olsam

Karar verdim seni unutmaya
Karar verdim ayrılmaya
daha önce hiç kimse
hayatımda hiç kimse
senin kadar incitmedi böyle
bir dargın bir barışık
Aklım hep karma karışık
yeter yeter
Üzme beni
acılarımı birer birer yakıp gideceğim
geceleri günleri sayıp
kendi derdine yanıp
sen ağlarken ben güleceğim





Nev

12 07 2007

Nev – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Albüm, Nev Resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI
24 Aralık 1968′de İstanbul’da doğdu. İlkokul 1′de Bilgiç rolünü kaparak, Pamuk Prenses’le danseden tek cüce olama şansını yakaladı. Müziğe her sağlıklı Türk çocuğu gibi mandolinle başladı. Sonraki yıllar üretim boyutuna zemin hazırlayan; dinleyerek, yeni müzikler keşfederek, koleksiyon yaparak geçirdiği ve müzikal kimliğinin temelinin atıldığı yıllardı. Bu arada erkeklerin de alındığı bir sene, Çamlıca Kız Lisesi’nde okurken ileride şarkılarına konu olacak olan “Küçük Kız” ve “19 yaşında koca bir kadın” psikolojilerini gözlemleme fırsatı buldu.
Üniversite 2. sınıfta bir elektro gitar aldı ve gitar eğitimine başladı. 5. ayın sonunda sahnelerdeydi. Üniversite eğitimi boyunca yaz aylarında güneyde müzik yaptı. Onu bugünkü duruşuna hazırlayan bu süreç, müzikal gelişiminde ciddi bir yer tuttu.

Üniversite bittikten sonra kendisinden beklendiği üzere iş hayatına atıldı ama ama bu süreç müzikle bir arada devam etti. 1995 yılında Hakan Özer, Kıvanch K. ve Tolga İnci’den oluşan Chantage’la Cool Bar’da müzik yaptı. Zamanla bestecilik kimliği ağır basmaya başlayınca, artık bir yol ayrımında olduğunu farketti ve tamamen müziğe konsantre oldu, çünkü artık birikimi üretime dönüşme noktasına gelmişti.
2000 yılında, Teoman’ın daveti üzerine katıldığı Türkiye turnesinde, Ege ve Akdeniz şeridinde 100.000′e yakın kişinin kendi müziğine verdiği olumlu ve heyecan verici reaksiyonu deneyimleme fırsatı buldu.

Üç yıla yayılan özenli bir stüdyo çalışmasının ardından, tüm beste ve sözleri kendisine, Kıvanch K.’nın bir parçadaki remix’i dışında düzenlemeleri Hakan Özer’e ait olan; Özkan Uğur, Göksel, Tuba Önal gibi isimlerin yer aldığı ilk albümü ‘Herşeye Rağmen” müzik marketlerde yerini aldı.

Ve şimdi 2004 temmuz ayında müzik marketlere sunduğu “Sen Gibi ” albümüyle müzikteki başarısını sürdürüyor.

Mühürlü Kaderim

Böyle mi geçer bu rüya
Çok mu sevdin kederleri
Hangi günahın bedelisin
Sen mühürlü kaderim
Hep mi cefa gördüğün reva
Yok mu sende hiç vefa
Mühürlü kaderim ben gibi erir misin
Mühürlü kaderim bir yol verir misin
Gün olur bu rüyadan ben de geçerim o gün sen de bitersin
Eyvallah der o şarabı ben de içerim o gün sen de bitersin
Ogün sende bitersin
Olmuyor ne yapsam olmuyor
Çok mu gördün hevesleri
Hasret senden yana sevda senden yana
Değişmedin kaderim
Hep mi hüsran bana hep mi veda
Yok mu sende hiç deva





MFÖ

12 07 2007

MFÖ Mazhar Fuat Özkan – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Albüm, MFÖ Mazhar Fuat Özkan Resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Türkiye’nin en önemli ve köklü grubu olan MFÖ, müzik dünyamıza tümüyle kendilerine ait söz ve bestelerden oluşan albümleri, yurtiçi ve yurtdışı konserleri ve aldıkları sayısız ödüller ve getirmiş oldukları yeniliklerle pop müzik tarihinin simgesi olmuşlardır.

1966 yılında Mazhar Alanson ve Fuat Güner’in tanışmaları ile başlayan beraberlik 1971 yılında ikilinin çıkardıkları “TÜRKÜZ TÜRKÜ ÇAĞIRIRIZ” adlı albümle devam etmiş ve aynı yıl Özkan Uğur’un da katılması ile “MFÖ” nün 25 yılı aşan birlikteliklerinin ilk temeli atılmıştır. 1970 ‘li yılların ortalarında “İPUCU 5” lisi olarak çıkardıkları “HEYECANLI ÇOK HEYECANLIYIM” adlı parça ile Türkiye’de yapılmış ilk klip çalışmasını gerçekleştirmişlerdir.

MFÖ en önemli çıkışını 1984 yılında “Ele Güne Karşı” albümüyle yaptı. Aynı adlı şarkı, o sene yılın şarkısı seçildi. Bunu, 1985 yılında “Peki Peki Anladık”, 1986 yılında “Vak The Rock”, 1987 yılında “No Problem”, 1989 yılında “Best of MFÖ”, 1990 yılında “Geldiler”, 1992 yılında “Agannaga” ve “Dönmem Yolundan”, 1995 yılında Rock sound’u ağırlıklı “M.V.A.B” izledi. 1985 ve 1988 yıllarında ülkemizi Eurovision şarkı yarışmasında başarı ile temsil eden Grubun üyeleri kariyerlerinde solo albüm çalışmaları dışında film, tiyaro, reklam ve TV dizilerinde de oldukça başarılı çalışmalara imza atmışlardır. Ancak grup üyeleri hiçbir zaman tek başına sahne performansı sergilemeyi seçmemiş, bugüne kadar MFÖ olarak sahne almışlardır.

Geçtiğimiz sene yapılan iki plak anlaşması gereği grubun koleksiyon şeklindeki albümün 2 şarkılık singl’I Temmuz ayında satışa sunulmuştur. Collection Albümü ise Ekim ayı gibi dinleyicisiyle buluşacak ve de tamamıyla yeni parçalardan oluşacak 2.albüm ise 2004’ün başlarında müzik marketlerdeki yerini alacaktır.

Sarı Laleler

uykulu gözlerle döndüm rüyamdan,
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından..
sen olmasan.. buralara gelemezdim ben..
sevemezdim bu şehri, anlamazdım dilinden..
nasıl bir sevdaysa bu, karşı koyamam..
dayanamam, kıskanırım seni, paylaşamam..
satırlar uçar gider aklımdan..
sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından..

uykulu gözlerle döndüm rüyamdan,
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından..
sen olmasan.. buralara gelemezdim ben..
sevemezdim bu şehri, anlamazdım dilinden..
yeniden başlasam, bu sefer korkmadan
koklayıp birbirimizi çöpe atmadan..
satırlar uçar gider aklımdan..
sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından..

uykulu gözlerle döndüm rüyamdan,
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından..
sen olmasan.. buralara gelemezdim ben..
sevemezdim bu şehri, anlamazdım dilinden..
nasıl bir sevdaysa bu, karşı koyamam..
dayanamam, kıskanırım seni, paylaşamam..
satırlar uçar gider aklımdan..
sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından..
sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından..





Metin Arolat

12 07 2007

Metin Arolat – Biyografi, Şarkı Sözleri, mp3, Albüm, Metin Arolat Resimleri
#topbar{ position:absolute; border: 1px solid #000033; padding: 1px; background-color: #000033; visibility: hidden; z-index: 100; }
BIYOGRAFI

Metin Arolat

HAKKINDA YAZILANLAR

Mevlana’nın 23. kuşaktan torunu

Sema DENKER
Hür 16 mayıs 2001
Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin soyundan gelen Çelebiler, Amerikalılarla birlikte Mevlana’nın hayat felsefesinin anlatıldığı bir internet sitesi hazırladı. Sitedeki soyağacında tanıdık bir isim de var. Metin Arolat, Mevlana’nın 23′üncü kuşaktan torunu…
Ünlü düşünür Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin soyundan gelen ve halen hayatta olan Çelebiler tarafından bir internet sitesi hazırlandı. ‘‘www.mevlana.org’’ adresli sitede, Mevlana’nın 21′inci yüzyıla kadar gelen soyağacı da yer alıyor. Çelebiler tarafından yaklaşık 8 yüzyıldır saklanan belgelerle hazırlanan soyağacında ilginç bir isim karşımıza çıkıyor. Bu isim, Metin Arolat…

EVET TORUNUYUM
Metin Arolat, böyle bir sitenin varlığından haberdar olduğunu belirterek, ‘‘Evet Mevlana’nın soyundan geldiğimi biliyorum. Akrabamız olan ve Mevlana’nın 21′inci kuşaktan torunu olan Dr. Celaleddin Bakir Çelebi ölmeden önce, Mevlana’nın felsefesini yurtdışında tanıtmak, bilgilendirmek amacıyla çalışmalar yaptığını ve bu doğrultuda bir beste yapmamı istedi. Kendisi 1996 yılında vefat etti. Onun bu isteğini en kısa zamanda yerine getirip, oğluna teslim edeceğim’’ dedi. Arolat, ‘‘Benim soyumda Osmanlı İmparatorluğu döneminde görev yapmış paşalar var. Böyle geniş bir ailenin içinde yer almak beni çok heyecanlandırıyor’’ şeklinde konuştu.

Kabul Et

Ümitlenme her telefon çalışında
Koşma kapılara her adım sesinde
Senin sandığın yıldız artık yok yerinde
Kabul et kalbim, kabul et kalbim
Ah kalbim biz ayrıldık

Gitti giden dönmeyecek
Kabul et kalbim
Asla seni sevmeyecek
Hayat ne zalim

Yanmadı senin kadar
Feryat etsen neye yarar
Ya sen dur sonsuza kadar
Ya kabul et..
Kabul et kalbim, kabul et kalbim
Ah kalbim biz ayrıldık

Söz-müzik: Metin Arolat