ATATÜRK’ÜN YAZDIĞI ESERLER
TAKIMIN MUHAREBE EĞİTİMİ(“Takımın Muharebe Talimi”-1908)
Bu kitap; Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann’ın “Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri” adlı eserinin ilk bölümünü oluşturmakta olup, Selanik’te 3.Ordu Karargahı’nda görevli, Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından Almanca’dan Osmanlıca diline çevrilmiş ve 1908 yılında Selanik Asır Matbaasında basılmıştır.
Kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın, değişik hava şartları ve çeşitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması, avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde, karşılıklı olarak kırmızı ve mavi muharebe birliklerinin Selanik-Kılkış arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirilmesi yapılmıştır.
CUMALI ORDUGAHI
(“Cumalı Ordugâhı”-1909)
Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde, Köprülü – İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa’nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katılan Mustafa Kemal, “Cumalı Ordugahı” adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır.
Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden, 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür. 12 Eylül 1909′da tamamladığı bu eseri, Selanik’te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmakta
TAKTİK VE TATBİKAT GEZİSİ
(“Tâbiye Tatbikat Seyahatı”-1911)
Bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında, komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. Bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı, elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. Bunun yanında, kişisel cesaret, başkalarının hareketini önceden seziş ve harekatını en uygun zamanda yapabilme yeteneği olmalıdır. Ortak amacın gerçekleştirilebilmesi için birliklerini başarılı bir şekilde yönetmeli, astları üzerinde etkili olmalı ve otoritesini kurabilmelidir.
Bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğrenmiş olmanın yeterli olamadığı, bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir
BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ
(“Bölüğün Muharebe Talimi”-1912)
“Bölük Muharebe Eğitimi” olarak yayınlanan eser, meskun yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir. Ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen, ilerleme, ateş üstünlüğü, ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır.
Genç Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından, Almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe’ye çevrilmiştir.
TAKTİK MESELESİNİN ÇÖZÜMLENMESİ VE
EMİRLERİN YAZILIŞ ŞEKLİNE YÖNELİK BROŞÜR.
(“Tabiye meselesinin halline ve emirlerin yazıIış şekline dair broşür”-1916)
Edirne’de bulunan 16.kolordu komutanlığına atana M.Kemalin 1916 yılında kaleme aldığı küçük bir kitapçıktır.1916 yılında Edirne’de yayınlanmıştır. Kitabın kaleme alınış amacı tüm ast birlik komutanlarını emirlerin yazılması ve incelenmesi konusunda bilgilendirmektir.Kitapta bir emrin açık,sade,anlaşılır ve amacına uygun olarak nasıl yazılacağı örneklerle en ince ayrıntısına kadar anlatılmaktadır.
SUBAY VE KOMUTAN İLE KONUŞMALAR
(“Zâbit ve Kumandanla Hasbihal”-1918)
“Subay ve Komutan ile Konuşmalar” Atatürkün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser, Atatürk, 1914 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Ataşesi olarak bulunduğu sırada, Nuri conker’in “Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)” adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.
Genç subayın, içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları, hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acıları kitabın birinci bölümünde bulmaktayız.
Atatürk, bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif özellikleri hakkında, Nuri Conker’in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.
Bunların yanı sıra, Türk kadınının, aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken, suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. Türk ulusu hakkında ise “kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. Fakat kendi kendisine olmak koşuluyla…”dedikten sonra, dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.
Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran Atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde Osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. Özellikle Trablusgarp Savaşı’nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin, olması gereken sınırını göstermiştir.
Atatürk, eserin son bölümünde, Kuzey Afrika’da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları “yüksek askerlik niteliklerine” sahip insanlar olarak tanımlamıştır. Bu davranışı O’nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönünede tanıklık eder.
NUTUK (1927)
Yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı’nı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir.
Atatürk’ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Kurultayı’nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.
Nutuk yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır.
Nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan Cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.
Nutuk ilk defa 1927 yılında, biri asıl metin, diğeri belgeler olmak üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı yıl, tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. Yazı inkılabından sonra, bu ilk metnin okunması güçleştiğinden, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Nutuk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezince yeniden basılmıştır.
GEOMETRİ KİTABI (1937)
Atatürk bu kitabı ölümünden birbuçuk yıl önce III. Türk Dil Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayında kendi eliyle yazmıştır. Atatürk Arapça ve Farsça terimlerle dolu ders kitaplarının öğrenciler açısından öğrenimi geciktireceğini düşünmüştü.Bu amaçla geometri derslerinde ele alınan konulara ait tüm terimleri tek tek gözden geçirmiş ve arapça,farsça kökenli bu terimlere Türkçenin yazım kurallarını da dikkate alarak yeni isimler türetmiştir.(ÖRNEK : üçgen,beşgen,kare,yamuk vs.)Ardından yapmış olduğu bu çalışmayı dil bilimcilerin onayına sunmuş,onayı takiben geometri derslerinde öğretmenler tarafından kullanılmak üzere bastırılarak öğretmenlere dağıtılmıştır.Günümüzde geometri öğretiminde kullanılan Türkçe kökenli terimlerin hemen tamamı Atatürk’ün ürettiği terimlerdir.
MEDENİ BİLGİLER
Bu eserde;Atatürk’ün vatandaşlık hak ve görevleri hakkındaki düşünceleri Prof.Dr. Afet İNAN tarafından kaleme alınmıştır.1931 yılında ilk defa yayınlanan bu eser,1988 yılında Atatürk’ün 50. ölüm yıldönümü vesilesiyle kendi el yazılarıyla belgelendirilerek yeniden yayınlanmıştır.Bu kitaptaki görüş ve değerlendirmeler tamamen Atatürk’e aittir.Kitabın yazılış amacı değişik eğitim ve öğretim kurumlarında okutulan çeşitli derslerde kaynak kitap olarak kullanılmasıdır.Medeni Bilgiler kitabında,çağdaş devlet,toplum ve insan tipinin sahip olması gereken milli ve evrensel değerler anlatılmaktadır.
ATATÜRK’ÜN YAZDIĞI ESERLER
11 07 2007Yorumlar : 8 Yorum »
Kategoriler : Atatürk
Ataturkun Vasiyeti Ve Gun Gun Hayata Gozlerini Yumusu
11 07 2007ATATÜRKÜN VASİYETNAMESİNİ YAZMAYA KARAR VERİŞİ
Atatürk’ün vasiyetnamesini nasıl düzenlendiğini, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatmıştı;
“1938 senesi sonbaharı, Dolmabahçe Sarayı’ndayız. Bir sabah Atatürk’ün yatak odasına girdim. Büyük adam, yatağında başı biraz yüksekte arka üstü yatıyordu. Salonu solgun bir güneş kaplamıştı. Yüzü fildişi rengindeydi. Çehresi her gün biraz daha zayıflayıp uzuyor, o gök mavisi gözleri irileşiyordu.
Ben yatağının ayak ucuna doğru, gösterdiği yere oturdum. Her zaman ki suallerini tekrarladı:
“Ne haber?”
O günlerde Avrupa’da siyasi hava çok bozulmuştu. Atatürk umumi endişelere ve bir takım tehlikeli belirtilere rağmen, Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış olduklarını ileri sürerek müsterih bulunuyor. O sene harp olmayacağını, ihtilafların behemahal bir pamuk ipliğine bağlanacağını, harbi ancak 1939 senesinde veya ondan sonraki senelerde beklemek lazım geldiğini söylüyorlardı.
Son yirmi dört saat zarfında günlük meselelere dair gelen haberleri hülasa ettim. Görüşünü teyid eder mahiyette olan bu haberleri alaka ile dinliyor, ara sıra bazı şeyler soruyor ve kısa cümlelerle mütalaalar beyan ediyordu. Böyle olmakla beraber düşünceli ve heyecanlı olduğu belliydi.
Sözlerimi bitirince sağ kolunu bana doğru uzattı. Doktorlar, kati lüzum olmadıkça kuvvet sarfetmesini yasakladıkları için hareketlerinde yardım ediyorduk. Elini tuttum, doğruldu, yatağının içinde bağdaş kurdu. Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı. Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu. Gözlerini bana çevirdiği zaman, uzun kirpiklerinin ıslandığını farkettim. Bütün hastalığı boyunca yanımda gösterdiği yegane zaaf (eğer bu ulvi sükunete zaaf demek uygunsa) buydu. Sonra önüne baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı.
“Bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de, ağır bir şey ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik. Hatta bunun içinde kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi. Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır. Ne olur ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir. Herhalde ihtiyatlı olmalı.”
ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ NOTERE VERİŞİ
“Atatürk, 6 Ekim 1938 ‘de Noter’in getirilmesini istemişti. Noter İsmail Kunter Bey, Prof. Neşet Ömer Bey ve ben, yatak odasının altındaki bir odada huzuruna girebilme emrini bekliyorduk. Bu daveti alınca hep beraber üst kata çıktık ve yatak odalarına girdik.
Vaziyeti şöyleydi; yataktan çıkmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek bir rob döşambr giymiş, boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp bağlamıştı. Denize bakan pencerelerin önüne koydurduğu bir şezlongun üzerine oturmuş sigara içiyordu.
Bizi görünce hafifçe kımıldandı: “Buyrunuz..” dedi.
Tam karşısına koydurduğu sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi. Hatırımda kaldığına göre Noter İsmail Kunter Bey ile, yeni çıkmış olan Noter Kanunu ve İstanbul’daki noterler üzerine görüştü. Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi. Sonra önündeki sigara masasının koyduğu kapalı zarfı aldı:
” Bu benim vasiyetnamemdir. İcap ettiği zaman muamelesini yaparsınız…” diyerek zarfı notere verdi.
ATATÜRK’ÜN VASİYETNAMESİ’NİN TAM METNİ
Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:
1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.
3. Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.
4. Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5. İsmet İnönü’nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6. Her sene nemedan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.
K.Atatürk
İLK MUAYENE
Atatürk 1937 yılının ilk aylarından bu yana çeşitli rahatsızlıklar duymaya başlamıştı. Burnu kanıyor, vücudu kaşınıyor ve kabarıyordu. Yüzü solmuş, sinir dengesi bozulmuştu. Kendini iştahsız ve halsiz hissediyordu.
Hasta olan arkadaşlarına kızan, doktor muayenesini sevmeyen Atatürk, fırsat buldukça çok güvendiği Neşet Ömer Bey (İrdelp)’e kendini muayene ettirmeye ve sağlık durumu hakkında bilgi almaya başlamıştı. Ancak ilk muayene sonunda, kalbinde, karaciğerinde, böbreğinde bir şey bulunamamıştı. Buna rağmen Atatürk’ün renginde ve yüzündeki çizgilerde bariz değişiklikler başlamıştı.
İLK TEŞHİS
Doktorlar Atatürk’e kaplıca tavsiye etmişlerdi. Atatürk kür tedavisi için ani bir kararla Yalova’ya gitmeye karar verdi.
Prof. Dr. Nihat Reşat Belger anlatıyor;
“1937 senesinde, Yalova kaplıcalarının hekimiydim. O sıralarda, Atatürk de birkaç aydan beri Yalova’da istirahat buyuruyordu. Bir gün beni çağırttı. Bir müddetten beri kaşıntıdan şikayetçi olduğunu söyledi.” Müsaade ederseniz sizi önce bir muayene edeyim.”dedim ve ettim. Muayenemde, bilhassa bacaklarında kaşıntıdan mütevellit tırnak izleri müşahade ettim. Palpasyonda (elle muayenede) karaciğerin, kosta (kaburga kemiği) kenarını üç parmak kadar geçmiş olduğunu ve sertleştiğini tespit ettim. Muayene sırasında hiç konuşmadık. Kendisine muayenenin bittiğini bildirdiğim zaman, Atatürk kaşıntının sebebinin ne olduğunu sordu.
“Efendim, bu kaşıntı kanaatimce yemekle, daha doğrusu içmekle ilgilidir.” dedim.
Atatürk önce inanmak istemedi. Beni imtihan etmek istercesine, “Buna kati olarak emin misiniz?” dedi.
“Evet efendim karaciğeriniz normale nazaran büyük ve sert . Kaşıntının sebebi budur.”dedim.
Prof Dr. Nihat Reşat Belger’den sonra, Atatürk’ü İstanbul’dan gelen Prof. Dr. Neşet Ömer’de muayene etti. İki doktorun müşterek teşhisi aynı idi. Atatürk, Yalova’da rejime alındı. Tedaviden bir süre sonra iyileşme sezilmeye başlamıştı. Fakat Atatürk Bursa’ya oradan Mudanya’ya geçti. Mudanya’dan Ege Vapuru ile İstanbul’a hareket etti. Atatürk Şubat ayı başında Dolmabahçe Saray’ında idi. Park Oteldeki davetten geç saat saraya dönen Atatürk, ertesi gün şiddetli öksürük ve göğüs ağrısı ile uyandı. Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, Dolmabahçe sarayındaki muayenesinde Atatürk’e zatürre teşhisi koydu.
DOKTORLARI
Atatürk kendisine yabancı doktor getirilmesini ısrarlı ricalardan sonra kabul etmiş, bu arada sağlığını devamlı kontrol altında tutabilmek için ülkenin tanınmış hekimlerinden iki ekip oluşturulmuştu. Sürekli ve danışman doktorlar.
• Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP
• Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER
• Opr. Dr. Mim Kemal ÖKE
• Prof. Dr. Mustafa Hayrullah DİKER
• Prof. Dr. Akil Muhtar ÖZDEN
• Prof. Dr. Süreyya Hidayet SERTER
• Dr. Asım ARAR
• Prof. Dr. Abravaya MARMARALI
• Dr. Mehmet Kamil BERK
BEN HASTAYIM ÇOCUK
Zatürre’den kurtulur kurtulmaz Atatürk, İsmet İnönü ile birlikte 27 Şubat 1938′de Ankara’ya geldi.
Celal Bayar Anlatıyor:
“Balkan Antantının Ankara toplantısı günleri idi. Yugoslav Başbakanı Dr. Stoyadiniçle görüşüyordum. Şükrü Kaya yaklaştı :
“Sağlık Bakanlığı müsteşarı Dr. Asım derhal görüşmek istiyor.”dedi. Mevzuun, Atatürk’ün sağlığı ile ilgili olduğunu hemen anladım. Çünkü meslek ve şahsiyetine güvendiğim Dr. Asım Arar hükümet namına, Ata’nın müdavi tabipleriyle daima temasta idi. Bana endişelerini açıkladı:
“Burnundan kan geldiğini söylediler. Bu hastalığın yeni merhalesidir. Dışardan mütehassıs getirilmesi tavsiyemi tekraren arzediyorum.” dedi.
Atatürk’ün gerek görmediği tavsiyeyi bu sefer ısrarla rica ve kabul ettirmek kararıyla Çankaya’ya gittim. Beni beklemiyordu. Arzumu sükunetle dinledikten sonra:
“Ortada Hatay meselesi var. Hastalığımın dışarıda duyulmasını istemem. Neşet Ömer’le konuş. Burada zaten tıp kongresi var. Bizim doktorlar konsültasyon yapsınlar.” cevabını verdi.
Doktorlar geldiler. Muayeneden sonra alkol ve sigara almaması, mutlak dinlenmesi gibi şart, fakat bir anda hepsinin birden yerine getirilmesi güç tavsiyelerini tekrar ettiler.
Atatürk hekimlerin ortak kararını dinledikten sonra :
“Zannederim haklıdırlar” dedi.
Ben sağlığının ülke için asıl şart olduğunu ve bu temel mevzuun yanında Hatay üzerinde menfi tesir yapma dahil, hiçbir ihtimalin düşünülmeyeceğini ısrarla tekrarladım. Derin teessürümü mümkün olduğunca saklama gayretime rağmen, benliğime hakim acının elbette ki farkında idi. Yavaş bir ses tonu ile:
“ÇOCUK..NE YAPACAKSAN YAP, BEN HASTAYIM” dedi.
Her şeyini, memleketi için hizmet saydığı emeklerine cömertçe feda etmiş Atatürk, ilk defa hastayım diyordu.
KUMANDAN BENİM
Atatürk, Celal Bayar’ın ısrarı üzerine Fransız doktor Fissenger’in getirilmesini kabul etmişti ve 28 Mart 1938 günü Fissenger Ankara’ya geldi.
Fransız Prof.Dr.Fissenger, Atatürk’ü muayene etti, başta Prof. Neşet Ömer ve diğer doktorlardan bilgiler aldıktan sonra Atatürk’e;
“Ben sizi iyi edeceğim. Fakat benden evvel siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz;
Şüphesiz ki siz, büyük bir kumandansınız. Büyük zaferlerin sahibisiniz. Fakat bu işin kumandanı benim. Bana yardım edeceksiniz.”
Üslubu ve mantık Atatürk’ün hoşuna gitmişti.
“Peki dedi, kabul.”
Atatürk’ün olumlu yaklaşımı üzerine Prof. Fissenger, Atatürk’ün günlük hayatını, bir tablo halinde çizdi. Ağzına tek damla alkol almayacak, şezlonga uzanarak istirahat edecekti. Yemesi içmesi, düzenlenmiş listeye göre olacaktı. Prof. Dr. Fissenger Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine Atatürk’ün sağlığı ile ilgili bir rapor sundu. Bu raporda Atatürk’ün ciddi bir rahatsızlığı olmadığı, bir buçuk aylık bir istirahata ihtiyacı olduğu belirtiliyordu.
GÜNEY GEZİSİ
O günlerde Hatay Sorunu had safhadaydı. Kendisini iyi hissettiğini söyleyen Atatürk, Hatay meselesini istediği şekilde sonuçlandırmak için önce Mersin’e oradan Adana’ya sınıra kadar uzanmaya karar verdi. Doktorları önce bu isteğe şiddetle karşı çıktıysalar da, muayeneden sonra “gidebilir” dediler.
Atatürk, Hatay konusundaki kararlılığını, Mersin’e hareketinden iki gün önce Celal Bayar’a şöyle bildirmişti.:
“Benim, kırk asırlık Türk yurdu, Hatay esir kalamaz dediğimi unutmuş olanlar olabilir. Ama ben unutmadım, unutamam, sen de unutamazsın.”
20 Mayıs 1938′de Mersin’e doğru yola çıktı. Mersin’den Tarsus’a oradan Adana’ya geçti. Hatay konusunun en kritik döneminde, sağlığı üzerindeki olumsuz düşüncelerin neticeyi etkileyeceği düşüncesiyle, sınıra kadar otomobiliyle giderek askeri birlikleri denetledi, resmi geçitlerde sürekli ayakta bekledi. Sağlıklı olduğunu hissettirmek için her şeyi denedi.
24 Mayıs 1938′de Adana’dan ayrıldı.
SAVARONA
Atatürk yurt gezisinden geldikten sonra çok yorulmuştu karnındaki şişlikte giderek artıyordu. Florya’dan Dolmabahçe’ye dönerken küçük bir de kriz atlatmıştı.
31 Mayıs 1938′de Atatürk’ün sabırsızlıkla beklediği Savarona Yatı gelmiş Dolmabahçe önünde demirlemişti. 1 Haziran 1938′de Atatürk,
Savarona’ya geçti.
İtina ile giyinmiş olan Atatürk önce her yeri gezdi, ayrıntılarla meşgul oldu bu da onu yordu.
Deniz havasının kendisine iyi geleceğini hissediyor ve orda şifa bulacağını düşünüyordu.
Ama Savarona’daki tedaviden de müspet sonuç alınamamıştı. Bedeni sürekli güç kaybediyor, karnındaki şişlik giderek artıyordu. Dr. Fissenger tekrar davet edildi. 25 Temmuz akşamı Atatürk fenalaşmıştı. Atatürk yatı terkederek saraya çıkmayı düşündü. Saraydaki odalarının daha serin olabileceğini ve orada daha rahat edebileceğini düşünüyordu.
KARNINDAN SU ALINMASI
Profesör Fissenger 4. kez İstanbul’a gelmişti. Fissenger saraya gelir gelmez Atatürk’ü baştan aşağıya tekrar muayene etti. Atatürk artık ıstıraba dayanamıyor; karnında toplanan suyun verdiği sıkıntıdan kurtulabilmek için bir an evvel alınmasını istiyordu. Hastalık artık iyice ilerlemiş son ve en tehlikeli dönemine girmişti. Birinci ponksiyon 7 Eylül 1938′de Profesör Fissenger ve Profesör Neşet Ömer İrdelp nezaretinde, Operatör Mim Kemal Öke tarafından yapıldı.
Kılıç Ali Anlatıyor:
“Ponksiyondan sonra derhal odalarına girdim. Gördüğüm manzara şuydu.
Atatürk adeta birdenbire zayıflamış, çok zayıflamıştı. İki kolunu başının altına alarak arka üstü yatıyorlardı. Karnını büyük bir sargı ile sarmışlardı. Odadan içeriye girer girmez yanlarına koştum.
” Geçmiş olsun paşam!” diyerek başının altına aldığı kollarının pazusunu öptüm. Bana doktorların duyamayacağı kadar yavaş bir sesle ;
“Çıkan suyu gördün mü? Bu kadar bir su kabı insanın karnının üstüne konsa nasıl tahammül eder ? Bak ben ne haldeyim, nasıl tahammül etmişim ?”
“Geçmiş olsun Paşam, bunların hepsi geçecek.” dedim ve gözyaşlarımı kendilerine göstermeden ve teessürümü hissettirmemek için bir fırsat bularak doktorların arkasından sıyrılıp hemen odadan dışarı çıktım.”
Atatürk’ün artık tam bir istirahate ihtiyacı vardı. Fazla konuşmaması ve yanlarında konuşulup kendilerinin yorulmaması lazımdı. Bu konuya doktorları büyük önem veriyorlardı.
İLK KOMA
Profesör Fissenger’in fikrinin alınmasından sonra, doktorlar ikinci ponksiyon’un gününü tespit için toplandılar. Operatör Doktor Mim Kemal Öke, 21 Eylül günü Atatürk’ün karnında biriken suyu tekrar aldı. 26-27 Eylül günü Atatürk ilk kez komaya girdi. Komayı atlatan Atatürk Ankara’ya gitmek istiyordu. Ancak doktorlar Atatürk’ün Ankara’ya gitmesine izin vermiyorlardı. Atatürk isyan edercesine “Ankara’ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım ” diyor, doktorların izin vermemelerinin sebepleri açıklanınca hiddetleniyordu.
Atatürk “Beni bir an evvel Ankara’ya götürün yapılacak mühim işler var”, demiş, ne yazık ki yapacakları, düşündükleri ne ise yapamamıştı.
Yapılan tüm tedavilere rağmen Atatürk günden güne kötüleşiyor, karın bölgesinde su toplanmaya devam ediyordu. Viyana’dan Eppinger, Almanya’dan Bergmann adında iki profesör gelmişti. Bunların koydukları teşhis ve tedavi aynı idi “siroz”. Atatürk 16 Ekim 1938′de ağır bir komaya daha girdi ve 20 Ekim gününe kadar komada kaldı.
SON SAATLER
Tüm tedavilere rağmen günden güne eriyen Atatürk, 8 Kasım 1938 günü şiddetli bir rahatsızlık daha geçirdi. Saat altı buçuk gibi gelen bu rahatsızlıkta Atatürk’ün midesi bulanmış ve kusmaya çalışmıştı.
Sürekli istifra etmeye çalışan Atatürk, bu sırada Hasan Rıza Beye (Soyak) bakarak “Saat kaç?” diye birkaç kez sormuş, Hasan Rıza Bey her soruşunda “Saat 7 efendimiz” diyerek cevap vermişti.
Bu sırada kendisine haber verilen Neşet Ömer Bey de gelmişti. Abravaya ile Atatürk’e gereken tedavileri yapıyorlar ve bazı önlemler alıyorlardı. Neşet Ömer Bey bir ara “Dilinizi göreyim efendim.” diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar dışarı çıkardı. Neşet Ömer Bey “Biraz daha uzatınız efendim.” diye seslenince, Atatürk, Neşet Ömer Bey’e bakarak ;
- “Vealeykümüsselam” diyerek gözlerini kapattı. Atatürk son kez komaya girmişti.
9-10 Kasım gecesini rahatsız geçiren Atatürk artık derin bir uykuda gibi yatıyor ve ölümü bekliyordu. 10 Kasım 1938 günü saat 8 gibi bir ara gırtlağından Hı Hı Hı sesleri çıkarmıştı.
Saat dokuzu beş geçe gözlerini son kez açarak, etrafına baktı ve hemen kapattı.
Büyük Önder Atatürk ölmüştü.
HAYATINDAKİ BAZI SONLAR
• Anlamlı son sözü, “Saat kaç” olmuştu.
• Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’e, son söz olarak “Vealeykümüsselam ” dedi.
• Koma içinde manası anlaşılamayan ve devamlı olarak tekrarladığı söz “aman dil…aman dil…”di.
• Son aldığı gıda, 8 Kasım 1938 Salı günü, saat 18.35′de dört kaşık elma suyu oldu.
• Son yemek istediği sebze, enginardı.
• Son verilen ilaç, ölüm halinden kırk dakika önce, saat 8.25′de, 1/8 aubaine’di.
• Hekimler ölüm raporunu imzalarken, son olarak elini öpen ve gözlerini kapayan Prof. Dr. Mim Kemal Öke idi.
ÖLÜM İLANI
Atatürk’ün ebediyete intikal edişi Türk Halkına şöyle duyuruluyordu;
Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin resmi tebliğidir:
“Müdavi ve müşavir tabiplerin neşredilen SON raporu, Atatürk’ün dünyaya gözlerini kapadığını bildirmektedir.
Bu acı hadise ile Türk vatanı büyük yapıcısını, Türk milleti ulu şefini, insanlık büyük evladını kaybetti. Milletimize, içimiz yanarak, bu tarife sığmayan ziya’dan dolayı en derin taziyelerimizi sunarız.
Kederlerimizin tesellisini ancak ve ancak O’nun büyük eserine bağlılıkta ve aziz vatanımızın hizmetinde ararız. Şurasını da her şeyden evvel beyan etmeliyiz ki, ölmez olan, onun büyük eseri, Cumhuriyet Türkiye’sidir. Hükümetimiz, içinde bulunduğumuz bu mühim anda, bugüne kadar olduğu gibi dikkatle vazife başındadır. Müesses olan nizam ve idame hususunu, büyük Türk milletinin hükümetiyle tek vücut olarak teyit ve temin edeceğine şüphe yoktur.
Teşkilat-ı Esasiye Kanununun 33. maddesi mucibince Büyük Millet Meclisi derhal yeni reisicumhuru intihap edecektir. Türkiye’nin en büyük makamına, Teşkilat-ı Esasiye Kanununa göre geçecek zatın etrafında hükümetiyle, şanlı ordusuyla ve bütün kuvvetleriyle Türk Milleti sarsılmaz bir varlık olarak toplanacak ve yükselmesine devam edecektir.
Bugün ayrılığına ağladığımız büyük şefimiz Atatürk, her vakit Türk Milletine güvendi. Eserlerini bu güvenle yaptı. İdamesi esbabını da istikmal ederek güvenle büyük milletimize bıraktı. Ebedi Türk Milleti onun eserlerini ebediyetle yaşatacaktır. Türk gençliği onun kıymetli vediası olan Türkiye Cumhuriyetini daima koruyacak ve onun izinde yürüyecektir.
Kemal Atatürk, Türk’ün tarihinde ve gönlünde daima yaşayacaktır.”
CENAZE NAMAZI
Son vazifeler yerine getirilirken, dini şart ve örfler itina ve hassasiyetle yerine getirilmiştir. Cenaze namazının bir camide kılınıp kılınmama yolunda dinen ne gerektiği konusunda, Makbule Atadan Hanımefendi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a danıştı, İlahiyat Fakültesi kelam ilmi ve İslam Felsefesi ordinaryüs Profesörlerinden Mehmed Şerafettin Yaltkaya’nın fikri alındı. Din alimi, cenaze namazlarının muhakkak camilerde kılınması yolunda kesin bir kayıt olmadığını bildirmiş ve daha çok makam, kıdem ve selahiyeti olarak, bir de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşlerinin alınmasını tavsiye etmiştir.
Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Mehmed Rıfat Börekçi’nin fikri sorulmuştur. Milli Mücadelenin meşruiyetine dair Anadolu Uleması fetvasına, ilk imza koyan din adamı, “O’nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebildiği her yerde kılınabilir” fetvasını vermiştir.
Atatürk’ün cenaze namazını, Diyanet İşleri Başkanlığı yapan, Ord. Prof. Mehmet Şerafettin Yaltkaya kıldırmıştır.
ETNOĞRAFYA MÜZESİ’NE DEFNİ
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, 10 Kasım 1938′de sabah saat 09.05′de Dolmabahçe Sarayı’nda ebedi uykusuna daldı. Vefatı bütün yurdu mateme boğarken, dünyada da büyük üzüntü uyandırdı. Aziz naaşı, 19 Kasım 1938′e kadar Dolmabahçe Sarayı’nda katafalkta kaldı. 19 Kasım günü naaşı top arabası ile Sarayburnu’na, oradan “Zafer” torpidosu ile “Yavuz” zırhlısına nakledildi. Bu arada, bütün dünyada bağımsızlık savaşı ve barışın sembolü olan bu büyük insanın cenaze töreni için İstanbul’a gelen Rus, Fransız, Yunan ve Romen savaş gemileri, onu 21 pare top atışı ile son yolculuğunda selamladılar. Naaş, “Yavuz” zırhlısı ile İzmit’e, oradan da trenle 20 Kasım 1938′de Ankara’ya getirildi. TBMM’nde hazırlanan katafalkta bir gün kalan naaş, buradan alınarak 21 Kasım 1938′de Etnoğrafya Müzesi’ndeki katafalka konarak halkın daha uzun süreli ziyaretine imkan sağlandı. 31 Mart 1939′da katafalktan alınan aziz naaş, bir müzede mermerden hazırlanan geçiçi kabre kondu.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk
İşte Mustafa Kemal’i anlatan o büyük Kocatepe şiiri…
11 07 2007Kurtuluş Savaşı Destanı
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır
Ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin, gece yıldızların altında kayalardır.
……
Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
Okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den
Dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
Şyak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel ve rahat günlere inanıyordu
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
Birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: ‘üç’ dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlıyacaktı.
…….
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
Ve şu türküyü duydu.
‘Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu bu davet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşcesine, bu hasret bizim..’
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk
dagda bulutta ataturk sululetleri
11 07 2007artık gerçek mi bilgisyar ürünü mü siz kara verin.







Yorumlar : 4 Yorum »
Kategoriler : Atatürk
Anıtkabir´in Bilinmeyenleri yönleri
11 07 2007Anıtkabir´in Bilinmeyenleri yönleri
Türk milletinin kalbinin attığı yer olan Anıtkabir, bilinen siluetinin yanı sıra bilinmeyen bir çok gerçeği de 50 yıldır derinliklerinde saklıyor.
Yapımı 9 yılda tamamlanan yaklaşık 150 bin ton ağırlığındaki Anıtkabir, heykellerinden süslemelerine, kulelerinden kabartmalarına kadar pek çok özel anlamlarla yüklü…
Anıtkabir Komutanlığı’ndan yayınlanan bilgiye göre, yapımına 9 Ekim 1944′de başlanan ve 1 Eylül 19′de tamamlanan Anıtkabir’in yerini ilk olarak Aydın Milletvekili Mithat Aydın önerdi.
Ata’nın kabrinin yapımıyla ilgili komisyon Etnoğrafya Müzesi, TBMM’nin arkasındaki tepe (Kabatepe), Ankara Kalesi, Altındağ ve Gazi Orman Çiftliği seçeneklerini eleyerek tam Çankaya’da karar kılacağı sırada, Aydın Milletvekili Mithat Aydın daha sonra ”Anıttepe” olarak adlandırılacak olan Rasattepe’yi önerdi. Komisyon üyelerinin de burayı gördükten sonra Aydın’a hak vermeleri üzerine Anıtkabir’in Rasattepe’ye yapılması kararlaştırıldı.
Türk milletine gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmayan Atatürk’ün yıllar önce bir gezi sırasında Rasattepe’yi gezerken ağzından dökülen ”Bu tepe ne güzel bir anıt yeri…” sözleri de bugün için çok anlamlı…
Anıtkabir için 1941′de açılan yarışmaya, İkinci Dünya Savaşı’nın en çetin günleri yaşanmasına rağmen Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 49 proje katıldı. Ancak en çok beğenilen üç proje arasında Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda’nın ”25” numaralı projesi kabul edildi.
VATAN TOPRAĞINDA YATIYOR
750 bin metrekarelik bir alan üzerinde aslanlı yol, tören meydanı, mozole ve on kuleden oluşan Anıtkabir, 907 metre yüksekte yer alıyor.
Ata’nın kabri 40 tonluk yekpare mermerden yapılan sembolik lahtin yaklaşık 7 metre altındaki mezar odasında bulunuyor Türk milletinin kalbine gömdüğü Atatürk, Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış sekizgen şeklindeki mezar odasında ”vatan toprağında” yatıyor.
Ölümünden 15 yıl sonra Etnoğrafya Müzesi’ndeki geçici istirahatgahından Anıtkabir’e nakledilen Ata’nın naaşı, tahnit işlemi çözülerek, Suriye’deki Caber Kalesi, Kore’deki Türk şehitliği, Selanik’teki doğduğu evin bahçesi, KKTC ve illerden getirilen toprakların harmanlandığı ”vatan toprağına” İslami usullere göre kefenlenerek ve yüzü kıbleye bakacak şekilde defnedildi.
Ata’nın kabrinin yer aldığı mezar odasına, Genelkurmay Başkanı’nın izniyle girilebiliyor.
ASLANLARIN SIRRI
Türk milleti için kutsal değerlerle kuşatılan Anıtkabir’deki her mimari unsur ayrı bir mana taşıyor.
Ata’nın kabrine ulaşan 262 metrelik Aslanlı yolun sağ ve solunda bulunan 24 aslan, ”24 Oğuz boyunu” temsil ediyor. Türk kültüründe güç sembolü olduğu için seçilen aslan figürlerinin çift olması milletin ”birlik ve bütünlüğünü” vurgularken, aslanların kedi gibi yatar pozisyonda olması ise bu büyük gücün ”barışseverliğini” sembolize ediyor.
Ziyaretçilerin de kabrin manevi atmosferine ayak uydurmaya yönlendirildiği Aslanlı yolda, taşlar Ata’nın huzuruna çıkanların ”başlarının öne eğik” olması için 5 santimlik çim boşluğu bırakılarak döşenmiş.
Depreme karşı dayanıklı kılmak için tıpkı bir geminin su altındaki kısmı gibi toprağın içine yerleştirilen Anıtkabir’de mozolenin iç duvar ve zemini en nadide mermerlerle kaplanırken, tavanları renkli ve altın varaklı İtalyan mozaikleriyle süslenmiş.
Milli değerleri temsil eden isimler verilen ve Selçuklu çadır mimarisinin özelliklerini yansıtan bir mimariyle yapılan 10 kule Anıtkabir’in siluetine ayrı bir değer katıyor.
BAYRAK DİREĞİ ABD’DEN GELDİ
Anıtkabir’in diğer unsurlarında olduğu gibi bayrak direği de çok özel…
Anıtkabir’in 33,5 metre uzunluğundaki bayrak direğini 1946 yılında Nazmi Cemal adlı bir Türk vatandaşı ABD’den gönderdi. 4 metresi kaidenin altında gömülü bulunan direğin 29,5 metresi görülebiliyor.
MÜZEDEKİ ESERLER
Anıtkabir’deki Atatürk Müzesi de Ata’nın doldurulmuş köpeği Foks’tan tıraş takımlarına, bastonlarından aldığı çok özel hediyelere kadar özel hayatını yansıtan pek çok nadide parçaya evsahipliği yapıyor.
Ata’nın anne ve babasının fotoğrafları, Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği eski yazı ve Latin harfleriyle basılmış iki nüfus cüzdanı, Göğsünde taşımayı en çok sevdiği madalyalardan biri olan 1917′de Sultan 5. Mehmet Reşat’ın verdiği altın imtiyaz madalyası, Sovyet Mareşali Voroshilov ve İran Şahı Pehlevi’nin hediye ettiği değerli taşlarla süslü kılıçlar ve ince bir zevkin ürünü olan saatleri dikkat çekici parçalar arasında…
Atatürk’ün hem baston hem de tüfek olarak kullanılabilen özel silahı, manevi kızları Sabiha Gökçen ve Afet İnan’a hediye ettiği çok özel tabancaların da sergilendiği müzede, manevi kızı Rukiye Erkin’e hediye ettiği, ancak bir mercek yardımıyla okunabilen metal mahfazası içinde mini bir Kuran dikkati çekiyor.
ETİYOPYA KRALI’NIN İLGİNÇ ÇELENGİ…
Milletvekili mazbataları ve 1927 yılında yaklaşık 5 günde okuduğu Nutuk’un orijinal metninin de yer aldığı müzede, Etiyopya Kralı Haile Selasiye’nin 1967 yılında Anıtkabir ziyaretinde mozoleye bıraktığı iki büyük gül dalıyla sembolize edilen gümüş çelenk de en ilginç parçalardan birisi…
Anıtkabir’deki Atatürk Müzesi’nde ayrıca okumaya büyük önem veren Atatürk’ün özel kitaplığında bulunan Türk ve İslam tarihi, dil, edebiyat, sosyal bilimler, bilim ve teknik konularındaki Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slav dillerindeki toplam 3 bin 118 kitap da sergileniyor.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk
Aziz Nesin’in Atatürk’e siiri
11 07 2007Aziz Nesin’in Atatürk’e siiri:
Atam, hala yaşıyorsak:
edepsizlik sayesinde!
altı oku soruyorsan,
politika dehlizinde!
hele partin senden sonra,
devrimlerin tavizinde!
vasfedeyim halimizi,
kalemime ver izin de!
yobazlarla gericiler,
onlar bizden daha zinde!
‘Atam, Atam…’ derler ama,
bir adınız var sizin de…
halkcılıkla devletcilik:
anlatamam, cok hazin de…
coktanberi sahteciler,
agır ceker her vezinde!
tek umut var, o da yalnız,
Amerikan dövizinde!
sorma Ata’m, halimizi,
hal mi kaldı anlatacak…
iste geldik dizindeyiz!
yata yata cok yorulduk,
tatil yaptık, izindeyiz!
sanayide henüz daha,
cafer için lazım diye,
amerikan bezindeyiz!
geçecegiz avrupa’yı
ama şimdi izindeyiz!
hocamız var, hacımız var,
ucan kusa borcumuz var,
el oglunun agzındayız!
ama bizi zor bulurlar,
bahar, yaz, kıs izindeyiz!
evet, dogru soylemissin:
‘Türk milleti çalışkandır! ‘
biz de senin tezindeyiz!
dinlenmekten yorulduk da,
onun icin izindeyiz!
zinde kuvvet diye söz var,
kimse bilmez adresini,
ah izindeyiz, vah izindeyiz!
bugün degil, bu yıl degil,
coktan beri izindeyiz!
ilerledik Ata’m öyle,
simdi gorsen tanımazsın:
amerikan tarzındayız!
arasan da bulamazsın,
otuz yıldır izindeyiz!
Hani “Turk, Ogun, Calıs, Guven” demistin ya… Biz ilkinde takılıp kaldık. O yuzden calısmaya vakit kalmadı. Kimselere de (kendimiz dahil) guvenmiyoruz.
Seninle ovunuyoruz. Adına barajlar, yollar, kopruler yapıyoruz. Balolar, heykeller, hatalar yapıyoruz. Klipler, zamlar, iskenceler, darbeler…
Oyle bir kargasa yarattık ki senin adına darbe yapanlar, senin adına yonetimde olanları devirip, senin fikirlerinle acıklıyorlar bunu… Ve de devrilenler yine senin fikirlerinle savunuyorlar kendilerini…
Herkes seni bir donemki goruslerinle tanımlayıp baska baska anlatıyor bize… Asker, demokrat, dindar, ateist, laik, capkın, milliyetci… Liste uzayıp gidiyor, biz tartısıp gidiyoruz.
Hala “Izindeyiz” ve bu izin hic bitmeyecek gibi gorunuyor.
“Izinde” oldugumuzdan kabrine cok ziyaret yaptık, ama sana layık bir film yapamadık. 66 yılda… Belki kimseleri sana benzetemedigimizden, belki parayı denklestiremedigimizden…
Adına yaptıgımız koprulere akın akın kosuyor yurtyasların… Intihar etmek icin…
Cumhuriyeti emanet ettigin gencler, polis copundan kafalarını kaldıramaz haldeler.
Zorlu savaslarla kurulan Turkiye Cumhuriyeti devletinde bugun cetelerin golgesi var.
Dev posterlerini yaptık ama dogru durust bir belgeselini yapamadık Ata’m…!
Arkandan aglamaktan gozlerimiz sistigi icin yazılarını, konusmalarını dogru durust bir kitapta toplayamadık. Adına kurdugumuz kultur merkezini yangından koruyamadık. Senin adına iktidara el koyanlar mirasını cignedi, ses cıkartmadık. Kurdugun partiyi kapatıp, arsivini yaktılar… Alkısladık…
Cunku biz izindeyiz Ata’m…
Her sabah gune
“Turkum, Dogruyum, Calıskanım” diye bagıran, geri ve tembel nesiller yetistirdik. Sesimiz gur cıkıyor ama egitimde basarı oranlarımız yerde surunuyor.
Kosklerin bakımsızlıktan dokuluyor…
Kocaman resimlerinin asıldıgı kamu binaları icinde memurun ac.
“Beni emanet ediniz” dedigin doktorların biliyorsun seni “gec teshisten” erken yolcu ettiler.
Merak etme “Izindeyiz” Ata’m…
O donemde soyledigin bazı sozler bugun 7 kilit altında. Din uzerine, dusunce ozgurlugu uzerine yazdıklarını yazmaya, soylemeye kalkanlar mahkemelerde surunuyorlar. O gun yazdıklarını, bugun agıza alamayacak haldeyiz.
Seni asmaktan vazgectik, sana ulasamıyoruz Ata’m… Heykellerin o kadar buyuk, posterlerin oyle kocaman ki, ardında bir dolu adam kendi pisligini gizleyebiliyor. Pislik buyudukce heykelleri de buyutuyorlar.
Su “Izindekiler”in listesini bir gorsen inanamazsın Ata’m… Kendini tanıyamazsın.
Ozlu sozlerini paylasamıyorlar.
Yılgınlıga dusmememiz icin soyledigin “kucuk kıvılcımlar, buyuk yangınlar dogurabilir” sozunu itfaiye kapısına asmıslar.
Bagısla bizi… Izindeyiz Ata’m…!
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk
ATATÜRK’ten Hatıralar
11 07 2007ATATÜRK’ten Hatıralar
Atatürk ve Nuri Conker,Florya Köşkü’nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar. Altlarında, Nuri Conker’in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi.
İndiler. Köylüye seslendi:
“Kolay gelsin Ağa!..”
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
“Kolay gelsin”
“İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?” Köylü isteksiz konuştu:
“Tanrı’nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.”
“Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?”
“Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.”
“Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin…”
Köylü güldü:
“Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?”
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
“Kaymakama gitseydin.”
Köylü iyice güldü.
“Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?” dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
“E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini… Onun işi bu değil mi?”
Köylü Atatürk’ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:
“Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?”
Atatürk sordu:
“Adın ne senin Ağa?”
“Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…”
“Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.”
“Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa’ya çıkmış.”
“Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?”
“Bilmez olur muyum, beyim?”
“Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor. Florya Köşkü’ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona… Herhalde çaresini bulurdu.”
“Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya…Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa’mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni…”
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
“E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!” dedi
“Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..”
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
“Sen ne diyorsun bey?” dedi.
“Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek… Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..”
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, “Senden hoşlandım Halil Ağa” dedi.
“Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..”
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
“Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba’ya borçtur. Ödenmesi gerek… Otomobil hareket etti. Atatürk’ün canı sıkılmıştı.
“Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..” dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.
“Yahu çocuk, şu Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da ‘Devlet Baba’ diyor. Ne mübarek millet, bu millet!..”
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
“Şimdi” dedi: “İstanbul’da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..
Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa’yı bul, onlara da haber ver.” Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker’e döndü:
“Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa’ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. ‘Seni sevdi, sana öküz alıverecek’ diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya.”
O akşam Atatürk’ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’dan oluşan yirmi beş konuk vardı. Atatürk, “Bu akşam soframıza efendimiz gelecek” dedi. “Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.”
Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk’ün kulağına bir şeyler söyledi.
Atatürk “Buyursun!” dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa’nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, “Hoş geldin Halil Ağa” diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
“İşte beklediğimiz, Efendimiz” dedi.
Nuri Conker, Halil Ağa’yı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker’le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa’yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:
“Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.”
Halil Ağa’ya döndü:
“Bak beri, Halil Ağa” dedi. “Sen bu akşam benim baş misafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
‘Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?” Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi:
“Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.”
Soru – cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
“Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?”
Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa’nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
“Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki…”
“Olmadı bu, Halil Ağa… Bana dediğin gibi, dosdoğru…”
“Böyle demedik mi beyim?..”
“Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri’ye. Nuri,böyle mi dedi bize Halil Ağa?”
Nuri Conker karşılık verdi. “Hayır Paşam!..”
“Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle.”
Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
“Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam” dedi. “Kusura kalma gayri…”
Atatürk gülmeye başladı:
“Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa… Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız… Söyle bana, orada dediğin gibi…”
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
“Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla ‘Bırak bu sağarı’ diye bir laf kaçırmışım…”
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
“Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
“E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?”
Halil Ağa İsmet Paşa’nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
“Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün…”
Atatürk Halil Ağa’yı durdurdu.
“Bırak şimdi övgüleri” dedi. “Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya Köşkü’ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu.”
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
“Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!..”
Atatürk’ün sesi iyice sertleşti:
“Beni uğraştırma, Halil Ağa” dedi. “Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..”
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
“Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya…”
“Yalnız sağar değil, ’sağarın sağarı’ değil miydi?”
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
“Öyle dedikti paşam, doğrusun!..” diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.
“Son soruyu sorayım şimdi” dedi. “Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.”
“Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
“Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.”
“Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.” Halil Ağa birden diklendi.
Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
“İşte bunu demem Paşam” dedi. “Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!”
Atatürk gülmeye başladı:
“Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.” dedi. “Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. ‘Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek’ demiştin.” Halil Ağa’nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
“‘Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri’ demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim” dedi.
“Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa… Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet… Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre’den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe’ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi’ne… Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da ‘hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok’ derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa’nın öküzünü çeker, satar… Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda… Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa… Sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana ’sarhoş’ der…”
Halil Ağa’nın dili çözülmüştü:
“Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir… Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…”
Atatürk sordu:
“Peki sen de içer misin?”
“Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..”
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa’ya uzattı:
“Hadi bakalım Halil Ağa” dedi. “Sağlığına içelim.”
Halil Ağa, “Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün” dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk’e döndü:
“Yunan’ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki… Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem…”
Halil Ağa Atatürk’ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk’ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: “Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!..”
“Yemek yemedin!..”
“Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.”
Atatürk Nuri Conker’e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağa’nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:
“Efendimizin halini gördünüz mü beyler?” dedi. “Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu… Şimdi bu adam milletin karşısında ‘adam olmak,’ bize düşüyor!..”
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk’ten
ayıramıyordu:
“Halil Ağa’nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız… Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ı var, Bitlis’i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..”
Derleyen: Hanri Benazus – Bütün Dünya
Kaynak: İsmet Bozdağ’ın “Atatürk’ün Sofrası” kitabı.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk
Atamızdan Türk Tarifi
11 07 2007
Yüce atamızın Türk’ü tarifi
Bu memleket,
Dünya’nın beklemediği,
Asla ümid etmediği
Bir müstesna mevcudiyetin
Yüksek tecellisine yüksek sahne oldu.
Bu sahne yedi bin senelik en aşağı bir Türk beşiğidir.
Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı;
Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı,
O çocuk
Tabiatın şimşeklerinden,yıldırımlarından,kasırgalarından
Evvela korkar gibi oldu;
Sonra onlara alıştı;
Onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu.
Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu;
Şimşek,yıldırım,güneş oldu,Türk oldu.
Türk budur.
Yıldırımdır,kasırgadır,dünyayı aydınlatan güneştir.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk
ATATÜRK’ÜN AİLE ŞECERESİ
11 07 2007ATATÜRK’ÜN AİLE ŞECERESİ (SOYKÜTÜĞÜ)
Sögütlügil ailesinin elinde bulunan ve geçmiş kuşaklar tarafından özenle işlendiği anlaşılan, Atatürk’ün Aile Şeceresi’nin bence günümüze intikal etmişlerden en detaylı olandır. Araştırmalarım sırasında, muhtelif kimseler ve kaynaklar tarafından hazırlanmış olan, başka Şecerelere rastladım ve inceledim. Tabi ki arada bazı farklılıklar vardır. Karşılaştırmalar neticesinde bu farklılıkları gidererek, doğru olana yaklaşmak şansına sahip olacağımızı sanıyorum. Birinci belge olarak sunduğum Şecere üzerinde yukarıda da işaret ettiğim gibi vesikanın aslını muhafazaya özen gösterdim. Ancak, anlatımı kolaylaştırmak amacıyla yaptığımı söylediğim el yazısı ilaveleri de açıklamakta yarar görüyorum. Açıklayacağım noktalar şunlardır.
- Her kuşakta karı-koca olanları daha belirgin göstermek üzere aralarına (+) işareti koymayı uygun gördüm.
- Atatürk’ün dedesi olarak bilinen Hafız Ahmet “Kırmızı Hafız” Efendi ile eşi Ayşe Hanım, ilk kuşak olarak gözükmektedirler. Bunları (I) işareti ile belirttim. Atatürk’ün daha yukarı ki cedleri üzerinde araştırmam, ayrıca sürmektedir.
- Atatürk’ün Babası Ali Rıza Efendi’nin bir kız kardeşi vardır. Adı Nimeti Hanım olup, maalesef hakkında başka bilgiye sahip değiliz. Öteki kardeşi “Hafız Mehmet Emin Efendi”dir. Bu zatında babası gibi babası gibi “Kırmızı Hafız Lakabı ile çağrıldığı anlaşılmaktadır. Bu ikinci kuşağa da (II) işareti ile belirttim.
- Atatürk ile kız-kardeşleri “Makbule ve Naciye”, Amcaları Hafız Mehmet Efendi’nin evlatları “Salih Efendi ve Rukiye Hanım üçüncü bir kuşak sayılıyor. Bunlar da (III) işaretiyle gösterildi.
- Atatürk’ün soy kütüğünden en yakın baba akrabası sayılan amcaoğlu Salih Efendi’nin ilk eşi “Faika Hanım”dan doğan “Zeliha” ve O’nun kızı “Şevket Hanım” ile O’nun oğlu “Reşit” hakkında elimizde belgeye dayanan bir bilgi yoktur.
- “Salih Efendi” ile ikinci eşi “Müberra Hanım” ve bunların çocukları ile torunları hakkında bazı bilgilere sahibiz. Elimizdeki belgeler ailenin bu dalını oldukça geniş bir şekilde tanıtabiliyor.
- “Salih Efendi” ile “Müberra Hanım”dan “Necati” ve “Kemal” adlarında iki erkek, “Zeynep, Vusat ve Nafia” adında üç kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunlarla baba bir ve ana ayrı kardeşleri “Zeliha Hanım” ile birlikte dördüncü kuşağı buluyoruz. Şecerede bu kuşak (IV) işareti ile gösterilmiştir. Burada sunulan tarihi belgeleri bana veren “Nesrin SÖGÜTLÜGÜL” dördüncü kuşaktaki “Vusat Erbatur” Hanımın kızıdır. “Nesrin Hanım” aslen topçu subayı olup, sonradan hukuk tahsili görerek askeri hakimlik yapan ve emekliye ayrılınca avukatlığa başlayan “Feridun SÖGÜTLÜGİL” ile evlidir. “Nesrin Hanım” ile aynı kuşaktaki teyze ve dayı çocuklarıyla oluşturdukları kuşak (V) diye belirtilmiştir.
“Nesrin ve Feridun” çiftinin “Oytun, Ongun, Yurdun ve Hasnun” adlı dört çocukları dünyaya gelmiştir. Bu çocuklarla aynı kuşaktan olan Salih Efendi’nin torunları da bir sırada gösterilerek altıncı kuşağı belirtmek üzere (VI) işareti konuldu.
- Yedinci kuşakta doğanlar da bir hizada gösterilerek (VII) ile belirtildi. Böylece Atatürk’ün amcası “Hafız Mehmet Emin Efendi” torunlarının yedinci kuşak olduğu ilk bakışta belli oluyor. Bu yedi kuşağın hepsindeki kimseler Atatürk’le baba yönünden kan bağına sahiptirler.
- Yazımızın daha sonraki kısmında (XII) bir düğün hatırası fotoğrafı var. Bunda soy kütüğünde adı geçenlerden yetişkin ve çocuk yaştakilerin mühim bir kısmını burada bir arada görüyoruz. Bu resimdekileri belirten ve üzerine konmuş olan sıra numaraları da soy kütüğündeki adları gösteren dörtgenlerdeki küçük daireler içinde rakamlarla belirttim. Sanırım böylece okuyucular hem soy kütüğünü hem de fotoğrafı bir araya getirerek kolayca izleme imkanını bulacaktır.
Tabloda Nesrin ve Feridun SÖGÜTLÜGİL çiftinin bana verdikleri belgelere dayanan bilgilere ek olarak bu belgeler dışında elde ettiğim bazı bilgileri şema üzerinde işleyerek şecerenin aslını bozmak istemedim. Bu bilgileri burada sıralıyorum.
1. Atatürk’ün Annesi Zübeyde Hanım’ın anasının adı Ayşe, Babasının ki de Fatih Sultan Mehmet’in Konya Karaman Bölgesinden Rumeli’ye göndererek iskan ettirdiği Yörük ailesinden gelen Sofizade Feyzullah Efendi olduğu,
2. Zübeyde Hanım’ın aynı ana ve baba’dan Hasan Ağa ve Hüseyin Ağa adlarında iki erkek kardeşinin bulunduğu,
3. Atatürk’ün kızkardeşi Makbule ATADAN Hanımın 1885 yılında Selanik’te doğup, 1956’da Ankara’da vefat ettiği,
4. Başka kayıtlara göre Zübeyda Hanım ile Ali Rıza Efendi’nin Mustafa, Naciye, Makbule’den başka Ahmet, Ömer ve Fatma adlı üç evlatlarının daha dünyaya geldiği ve bunların çocuk yaşta vefat ettikleri,
5. Tabloda adı geçen Müberra Hanım’ın Selanik’li Mevlevi Şeyhi-Zadeler Ailesinden olduğu,
6. Bu Müberra Hanım’ın dedesi Hafız Mehmet Emin Efendi’nin soy kütüğünde yazılı Arap-Cariye’den Rukiye adında bir kızı olup, iki yaşındayken anlaşılmaktadır
Yorumlar : 1 Yorum »
Kategoriler : Atatürk
Atatürkün Kronolojisi
11 07 20071881
Mustafa Kemal, Selanik’te doğdu.
——————————————————————————–
1894
Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’ne başladı.
——————————————————————————–
1896
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ne girdi.
——————————————————————————–
1899
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi’ni bitirerek, İstanbul’da Harp Okulu Piyade Sınıfına girdi.
——————————————————————————–
1902
Mustafa Kemal, Harp Okulu’nu teğmen rütbesiyle bitirerek, Harp Akademisi’ne girdi.
——————————————————————————–
1905
Mustafa Kemal, Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi’nden mezun oldu.
——————————————————————————–
1906
Atina Olimpiyatları’nda Yorgo Alibrantis adlı Türk, Dünya Rekoru kırdı. (1896 yılında yapılan ilk olimpiyata katılan ilk Türk Deliormanlı Koç Mehmet Pehlivan’dır.)
——————————————————————————–
1907
Mustafa Kemal gizlice Selanik’e geçip, orada da, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini kurdu.
——————————————————————————–
1908
Mustafa Kemal, Selanik – Üsküp (şark) Demiryolları müfettişliğine atandı.
——————————————————————————–
1909
31 Mart Olayı oldu.
——————————————————————————–
1910
Mustafa Kemal, Selanik 3. Tümen kurmay başkanlığına atandı.
——————————————————————————–
1911
Mustafa Kemal, Selanik’te bulunan 38. Piyade Alay Komutan Vekilliği’ne atandı.
——————————————————————————–
1912
Balkan Savaşları başladı. Mustafa Kemal, Bolayır’da kurulan kolordunun hareket şubesi müdürlüğüne getirildi.
——————————————————————————–
1913
İttihatcılar, sadrazam Kamil Paşa’yı uzaklaştırarak yerine Mahmut Şevket Paşa’yı getirdiler. (Babıali Baskını ile)
——————————————————————————–
1914
Enver Paşa, Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı oldu.
——————————————————————————–
1915
Mustafa Kemal, Sofya’dayken 19. Tümen Komutanlığına atandı.
——————————————————————————–
1916
Müttefik Kuvvetleri, Seddülbahir’den çekildi.
——————————————————————————–
1917
Mustafa Kemal, Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığına atandı
——————————————————————————–
1918
Mustafa Kemal, Alman İmparatoru tarafından, birinci rütbeden Kılıçlı Cordon ve Prussu nişanı ile taltif edildi.
——————————————————————————–
1919
Lord Curzon’un, “Doğu Trakya’daki Türkler ile Batı Anadolu’daki Rumlar mübadele edilmelidir” yolundaki muhtırası açıklandı.
——————————————————————————–
1920
Milletvekilleri Mustafa Kemal ile görüşmeye başladı.
——————————————————————————–
1921
Yunanlılar, Eskişehir’e doğru ilerlemeye başladı.
——————————————————————————–
1922
San Remo Konferansı kararları, TBMM’de reddedildi.
——————————————————————————–
1923
Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım İzmir’de öldü. Karşıyaka’ya gömüldü.
——————————————————————————–
1924
Gazi Mustafa Kemal İzmir’e gitti.
——————————————————————————–
1925
Gazi Mustafa Kemal Konya’ya doğru yola çıktı.
——————————————————————————–
1926
Türkiye – Şili dostluk antlaşması imzalandı.
——————————————————————————–
1927
Amerika Birleşik Devletleri ile yeniden siyasal ilişkilerin kurulması için notalar alınıp verildi.
——————————————————————————–
1928
Amsterdam Olimpiyatları başladı. (İlk dördüncülüğümüzün alınması. Tayyar Yalaz)
——————————————————————————–
1929
Millet Mektepleri açıldı.
——————————————————————————–
1930
Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti (Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu) kuruldu.
——————————————————————————–
1931
Gölbaşı – Malatya Demiryolu işletmeye açıldı.
——————————————————————————–
1932
Polis Teşkilat Kanunu kabul edildi.
——————————————————————————–
1933
Gazi Mustafa Kemal, Ankara’dan Eskişehir’e yola çıktı.
——————————————————————————–
1934
Polis Vazife Selahiyet Kanunu kabul edildi.
——————————————————————————–
1935
İstanbul Ruhtım Şirketi Devletçe satın alındı.
——————————————————————————–
1936
Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Atatürk tarafından açıldı.
——————————————————————————–
1937
Şark Demiryolları (Sirkeci – Edirne) satın alındı.
——————————————————————————–
1938
Türkiye-Irak-İran-Afganistan arasında aktedilen “Sadabat Paktı” T.B.M.M’de onaylandı.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Atatürk




Siteye Bırakılan Son 5 Yorum